Alternatif yönetim

Olmuştur bu da 17-18 yıl.

Bir bankanın tüm şube müdürlerine yönetimdeki yenilikleri anlatmamı istemişlerdi.

Bir çeşit içeriden bilgi: Bu yöntemler işliyor mu? Pratik olarak nasıl yapılır? Hızlandırılmış güncelleme istiyorlar yani. Birkaç aylık proje benim için.

Aklım pek yatmamıştı başlamadan. Çünkü dışarıdan çok sönüklerdi. Siz bakmayın lafı yumuşatıyorum. Köhne demek istiyorum.

Türk usulü yaptım, dur bakalım hallederiz dedim kendi kendime.

Tahmin ettiğim gibi, durum feci. Çoğu müdür, bir önceki eğitimine en son şefken katılmış (evet unvanlar orada böyle). Sisteme geçmişler ama bazı uzak şubelerde hâlâ müşteri hesap hareketleri kartoteksde elle tutuluyor falan. İnternet sık sık kopuyormuş, akşamları mesai yapıp oradan sisteme geçiriyorlarmış.

Çoğu müdürün hayatındaki tek işyeri. Başka yer bilmiyor. Memurluktan başlamış. Emekliliğime az kaldı diyor.

Ne anlatayım şimdi ben onlara? Zirvelerde bahsedilen trendleri değil herhalde? Sıfırdan başlasam ayıp, çok geç. Buldum orta bir yol (meraklısına: ters yüz eğitim yapmıştık, önce yaşanmış olaylar sohbeti, sonra ona dayanak olabilecek bilgiler)

Bu arada zaman geçtikçe bir şey fark ettim.

Tamam yokluk içindeler. Teknoloji falan sümme hâşâ. Piyasadaki saldırgan rakiplerle baş etmelerine imkan yok.

Ama öyle değil işte; bayağı müşterileri var. Nasıl olur yahu? Niye ki?

Sebep şu.. Müşterileriyle beraber başka bir zaman boyutunda gibilerdi. Bir tür aile olmuşlar. Ne hikayeler duydum. Mesela bizim müdür, müşterisinin muhasebecisiyle geceler boyu bilanço tutturmaya çalışmış. Çocuğunun ameliyatında hastanede gece onunla kalmış. Müşterisi az mahsul almış, onunla birlikte günlerce uğraşmış daha iyi fiyata alıcı bulmak için. Hatta kendi bankasından acil kredi çıkartamamış, başka bankalardaki dostlarını devreye sokmuş, müşterisinin işini çözmüş.

Bunları kitaplar yazmıyor ki. Bunlar insanlık halleri. Tuhaf bir işine (hayata?) bağlılık.. samimi bir ilişki kozası.. gerçek güven duygusu.. 

Anlatayım derken, ben onlardan ders almıştım iyi mi?

 

İkilem

Biraz hazırlayayım sizi.

Öncül nedir bilir misiniz? Bir mantık geliştirirken sonuca götüren iki önermeden biridir. Yani dilemma: Di (iki), lemma (öncül).

Bazıları der ki, dilemmada, seçmeye zorlandığınız her iki alternatif de olumsuzdur. Onun için karşılaştığımız birçok durum aslında dilemma değil, syllogism’dir (kıyas).

Siz karar verin, benimki hangisi?

Benim meslek çizgim şöyle gelişti: Avukat, avukat, avukat.. sonra neredeyse tüm vaktimi alan kurum içi hukuk eğitmenliği.. sonra âniden eğitim bölümü yöneticiliği.. sonra yavaşça tüm İK.

Beni avukatlıktan sökerken yallah yurt dışında işbaşı eğitimine demişlerdi (Brüksel’de bir bankanın eğitim bölümüydü). Daha sonraları İK’ya geçerken de kucağıma önce işe alma mülakatlarını ve iş davalarını vermişlerdi.

Ondan sonrası, yıllar boyunca sayısını unuttuğum küçük küçük eğitimler. Çokça yaparak öğrenme. Nereden geldiğini bile bilmediğim bir sürü bilgi. Yani diyeceğim, ben kalfalığımı bilmedim. Gösterdiler, kendi başıma yaptım. Ustam olmadı. 

90’ların başında bütün İK’nın dümenine geçince çok fena köşeye sıkışmıştım: Özlük bilmeyen İK’cı olur mu? Anlatıyorlar, defalarca gösteriyorlar, tamam diyorum, bir bakıyorum uçmuş. Çünkü sonuçta nasılsa birisi yapıyor.

İşte dilemma oradaydı.

Alttakileri okumadan üst sınıfa atlamış uyum sorunlu çocuk. Ya önce alttan ders alıp temeli yapacaktım, ya iyice ileri derslere girişecektim.

Üst yönetimin derdi değil. Onlar haklı olarak bildiğimi farzeder ve iş bekler. Hem operasyon sorunsuz işlemeli, hem müşteriler memnun olmalı.

Ben sahne önünü seçtim.

Yürü oğlum.. seni sistem kurasın diye seçtiler, bilenini bul, işi ver geç dedim.

Diyetini pahalı ödediğim bu oldu. Bir defa, delege ettiğim insanların yaptığını kontrol edecek kadar bilmemek, sorumluluğunu benim üstlendiğim bir risk. İkincisi, bu bir tür başkalarına bağımlılık. 

Bugün bana nasıl İK’cı olabilirim diyen genç insanlara, önce özlükte çalışarak demem bundan. O bordro çekilecek, SGK bildirimleri yapılacak.

Sonra ne yaparsanız yapın.

Yılbaşı gecelerim nereden nereye..

60’lı yıllardan fotoğraf gibi sahneler kaldı: Oturma odası, sobanın üzerinde mandalina kabuğu, radyo, belki bir pasta, 12.00’yi biraz geçe uyku. Duygusu, huzur. Günlük hayatın akışında biraz değişik bir gece. Tam minimal.

70-80’ler.. Fonda daima açık televizyon, ön planda değişen: Kimlerde toplanılacak? Zihnimde canlı tek sahne: Dışarıdan alınan ya da derleme toplama ne idük yiyeceklerle dolu masa.. gereksiz, kalitesiz, ölçüsüz ve dar zamana sıkıştırılmış yeme içme. Neredeyse insan figürü yok. Yüzler bulanık. Kimlerle olunduğu tamamen tesadüfe kalmış; o anda kim denk gelirse. 

90’lar.. ilk dışarıda yılbaşı gecesi keşifleri.. mekanların ‘vadettiği’ mutlu yılbaşılar. Neler denemiştik. Oturduğumuz sitenin lokalinden, tenis kulübünün restoranına kadar. Gazetelerde sayfa dolusu ilanlar çıkardı. Canlı müzikle kaosa davet. Bende bıraktığı tat hep, farkında olmadığım bilinç düzeyinde bir pişmanlık. “Neyse, gelecek yıl şurası çok güzel fikir. Hatta belki şehir dışına kaçarız”.

2000’lerin başına geldiğimizde galiba bunlar kendini tüketti. Yerini, adı konmamış bir bıkkınlık aldı. “Ne olur televizyonu hiç açmayalım, basit bir şeyler yiyelim, kısık ışıkta evimizde müzik dinleyelim” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Sert bir frene basış. Belki etkinin tepki kısmı. Yılbaşı değişim manifestom. Yerine neyi koyacağımı bilmediğim dönem.

2010’lar.. içimde yakalayabildiğim duygular; duyarsızlık, yabancılaşma, her şeyde anlamsızlık. Ne siyasal fanatizmin dayattığı kontr yılbaşılar, ne Batının şablon ritüelleri, hepsine boş bakıyorum.

Alternatif sadelik bile heyecanlandırmıyor artık. Tek içimden gelen o geceyi yok saymak.

Ben oynamıyorum.  

Kim bilir.. belki de masumiyet bir kere kaybedilince böyle olunuyor.

Düşüncemin yeni evrelerini bekliyorum.

Şimdilik seyrediyorum. 

İşe almada devşirme

Osmanlı tarihindeki 235 sadrazamdan 150’sinin devşirme olduğu söylenir.

Malum, Rumeli ve Balkanlardaki hıristiyan (TDK kusuruma bakmasın, bu defa onun keyfi için hristiyan diye yazmayacağım, doğrusu benimki) toplumlardan yetenekli çocuklar seçilir, ailelerinden koparılır, Türk gibi yetiştirilirmiş. Askerlikte ve devlet yönetiminde ne yıldızlar yaratılmış böyle.

Osmanlı usulü yetenek yönetimi diyebilirsiniz.

90’ların başında sadece 4 yıl süren (kuruluşundan zorunlu satılışına kadar) efsane bir Bank Ekspres vardı. Ben de İK’dan sorumlu genel müdür yardımcısıydım.

Başka bir Dünya’ydı. İnovasyon kelimesini bilmezdik ama gerçekten yenilikçiydik. O güne kadar var olmayan pozisyonlar yaratmıştık.

Mesela her şubede bir kalite yönetmeni olurdu. Şubenin girişinde tam ortada mini bir bankosu vardı. Tam oturmazdı, yarı iliştiği bar sandalyesi gibi özel tasarım bir şey. O, her şeyden birazdı. Danışma, karşılama, sorun çözücü, iç iletişimci, müşteri temsilcisi.

Bunu hayal ettik iyi güzel de, nerede bu insan? Profilini tam belirlemek için birçok kez operasyoncularla, pazarlamacılarla konuşmuştum. Herkes kendi işini iyi bilsin istiyordu. Sonunda şuna gelmiştim: Operasyonu yutmuş ve bu meçhul işi anlayıp heyecan duyacak bir çılgın bulmalıyım.

Ava çıktık. Özgeçmişlerden değil, gerçek hayattan. Herkese soruyordum, herhangi bir bankada birlikte çalışmaktan zevk aldığınız, işinizi pratik şekilde halleden kim var? Bazen daha kestirmeden gidiyordum: Bana sadece iş bitirici bir-iki isim söyleyin diyordum.

Cast ajansı gibi hissediyordum. Sırf bana önerilen kişileri görmek için müşteri gibi alakasız banka şubelerine gittiğimi bilirim. Görücü usulü yani.

En unutmadığım, mülakat sonrasında işi anlattığımda oluşan sessizlik:) Ben de susardım. İkna etmeye uğraşmak ‘cool’ bir işe alımcı davranışı değildir çünkü. Merak ediyorsa sorsun. Zaten ne diyeceğim, bir tane örneği yok ki.

Bulduk. Üstelik işi benimsedi.

Yani diyeceğim.. yaşasın devşirme. Resmen insan malzemesiyle yaratıcılık. 

Sinemayla eğitim

Gene Milattan sonraki bir zamanlar. 96-97 falan olabilir. Bir bankanın yönetmenlerine yönetim becerileri anlatıyorum.

PowerPoint’i hiçbir zaman sevemedim ama o zamanlar daha bugünkü kadar itici gelmiyor bana. Neyse.. elzem becerilerin her birini bir slayta yazmışım. Anekdotlarla falan gidiyoruz işte tek tek.

Serde çıkıntılık var ya (bu arada ser, kafa demek), becerilerin adını da ben koymuyorum. Nasıl bir şey olduğunu anlatıyorum, sonra ona uygun ne isim verebiliriz milletle tartışıyoruz.

Hep de antika antika becerilerden söz ediyoruz. Mesela derdim ki, yöneticilikte diplomasi becerisi diye bir şey vardır. Tanımsız, şekilsiz, bela bir şeydir. Yukarının gereksiz yıpratıcılıkları aşağıya nasıl aktarılmaz, ya da ekipteki bazı yararlı ‘cins’ler nasıl idare edilir? Böyle böyle sokak bilgileri işte. Sonra da sorardım, ne diyelim şimdi bu beceriye? Diplomasi adı iş görür mü?

Mutlaka meşhur motivasyon konusuna da gelirdim. İnsanların kafasında var ya şu kalıp düşünce: Yönetici motive eder.. etmek zorundadır.. işi budur. Ben de derdim ki, Allah aşkına nereden çıkmış bu? Motivasyonun teoride onlarca tanımı var. Hepsini alt alta koyup ortak paydasına bakarsanız şu çıkıyor: Güçlü, kişisel ve belli bir sürekliliği olan istek duygusu. Kültürlerin empoze ettiği bir şablon biçiminde de olabilir, tamamen kişiye ait bir tutum da olabilir. O insanın anlamlarına bağlı.

Ne zor olurdu bunu izah etmek. Nasıl yani derlerdi, motivasyon mutlu olma değil midir? İnsanlar dışarıdan müdahaleyle motive edilemez mi? Biz bunu yapmak zorunda değil miyiz?

Ben de, bazen evet ama prensip olarak hayır derdim. Kendi motivasyon sebebini bilen bir insanınkini anlamadan onu motive edemezsiniz derdim. Hatta o kadar dinleyecek, anlayacak haliniz yoksa denememeniz bile lazım derdim. Çünkü o insana nüfuz edemezsiniz, ters teper. Ortalama bir yöneticiyi aşar bunu başarabilmek.

Birgün yerleşmiş düşüncelere hendek atlatmaktan o kadar sıkıldım ki, bakın dedim, Thelma & Louise var ya, sizce onlar uçurumdan atlarken motive miydi?

Aman hocam derlerdi, öyle motivasyon olur mu?

Tepem attı. Eğitimler ikişer gün ya, ertesi gün evdeki VHS kaset koleksiyonumdan (evet efendim, o zamanlar öyleydi) filmi kaptım geldim. Oteldeydik. Kurun şu sistemi dedim, video player bulun.. ses, yansıtıcı hepsini hallettiler.

Önce bir güzel Ridley Scott’un yönetmen olarak tarzını anlattım. Filmin, bir yol filmi sayılıp sayılamayacağından bahsettim. Sonra içinden üçer dakikalık üç tane sekans gösterdim.

Şimdi iyice bakın yüzlerine dedim. Yüz ifadelerine bakın. El ele tutuşmalarındaki çoşkuya bakın. Görün şu duygunun netliğini. Yaptıklarını isteye isteye yapmak değil midir bu?

Daha ileri gidiyorum; bu bir intihar değil. Bu bir baş kaldırma. Bu, yaşadıkları tüm haksızlıklara bir itiraz. Bu onların varoluşu. Bu net bir bilinçlilik hali. 

En sonunda şunu derdim: Anlatmak istediğimi görmeniz yeterli. Bu kadar istemiyorsanız adına motivasyon demeyelim, başka isim bulalım. Kişisel arzular deyin mesela.. ya da itici güç deyin.. ya da dürtü deyin (hilem şu ki, motivasyon tanımlarında ‘desire’ ve ‘motive’ kavramı geçer). Şart mı motivasyon kelimesine saplanmamız?

O gün değerlendirme formuna şöyle yazmışlardı: Eğitimde en unutamadığımız yer filme bu gözle bakmaktı.

Budur işte istediğim. Kazındı mı böylece hafızalara?

Sonraki zamanlarda sinemalı eğitimlerim aldı başını gitti. Ama sinema derin hobim ya, sekansları göstermeden yönetmeninin tarzına kadar anlatıyorum.

Tabii piyasada duyuldu. Zaman içinde kopyalarım çıktı. Çok yaygın kullanılmaya başladı.

Bugün, benim için, o günlerdeki sinemalı eğitimlerim, boş kubbede hoş bir sada.