İşe almada devşirme

Osmanlı tarihindeki 235 sadrazamdan 150’sinin devşirme olduğu söylenir.

Malum, Rumeli ve Balkanlardaki hıristiyan (TDK kusuruma bakmasın, bu defa onun keyfi için hristiyan diye yazmayacağım, doğrusu benimki) toplumlardan yetenekli çocuklar seçilir, ailelerinden koparılır, Türk gibi yetiştirilirmiş. Askerlikte ve devlet yönetiminde ne yıldızlar yaratılmış böyle.

Osmanlı usulü yetenek yönetimi diyebilirsiniz.

90’ların başında sadece 4 yıl süren (kuruluşundan zorunlu satılışına kadar) efsane bir Bank Ekspres vardı. Ben de İK’dan sorumlu genel müdür yardımcısıydım.

Başka bir Dünya’ydı. İnovasyon kelimesini bilmezdik ama gerçekten yenilikçiydik. O güne kadar var olmayan pozisyonlar yaratmıştık.

Mesela her şubede bir kalite yönetmeni olurdu. Şubenin girişinde tam ortada mini bir bankosu vardı. Tam oturmazdı, yarı iliştiği bar sandalyesi gibi özel tasarım bir şey. O, her şeyden birazdı. Danışma, karşılama, sorun çözücü, iç iletişimci, müşteri temsilcisi.

Bunu hayal ettik iyi güzel de, nerede bu insan? Profilini tam belirlemek için birçok kez operasyoncularla, pazarlamacılarla konuşmuştum. Herkes kendi işini iyi bilsin istiyordu. Sonunda şuna gelmiştim: Operasyonu yutmuş ve bu meçhul işi anlayıp heyecan duyacak bir çılgın bulmalıyım.

Ava çıktık. Özgeçmişlerden değil, gerçek hayattan. Herkese soruyordum, herhangi bir bankada birlikte çalışmaktan zevk aldığınız, işinizi pratik şekilde halleden kim var? Bazen daha kestirmeden gidiyordum: Bana sadece iş bitirici bir-iki isim söyleyin diyordum.

Cast ajansı gibi hissediyordum. Sırf bana önerilen kişileri görmek için müşteri gibi alakasız banka şubelerine gittiğimi bilirim. Görücü usulü yani.

En unutmadığım, mülakat sonrasında işi anlattığımda oluşan sessizlik:) Ben de susardım. İkna etmeye uğraşmak ‘cool’ bir işe alımcı davranışı değildir çünkü. Merak ediyorsa sorsun. Zaten ne diyeceğim, bir tane örneği yok ki.

Bulduk. Üstelik işi benimsedi.

Yani diyeceğim.. yaşasın devşirme. Resmen insan malzemesiyle yaratıcılık. 

Sinemayla eğitim

Gene Milattan sonraki bir zamanlar. 96-97 falan olabilir. Bir bankanın yönetmenlerine yönetim becerileri anlatıyorum.

PowerPoint’i hiçbir zaman sevemedim ama o zamanlar daha bugünkü kadar itici gelmiyor bana. Neyse.. elzem becerilerin her birini bir slayta yazmışım. Anekdotlarla falan gidiyoruz işte tek tek.

Serde çıkıntılık var ya (bu arada ser, kafa demek), becerilerin adını da ben koymuyorum. Nasıl bir şey olduğunu anlatıyorum, sonra ona uygun ne isim verebiliriz milletle tartışıyoruz.

Hep de antika antika becerilerden söz ediyoruz. Mesela derdim ki, yöneticilikte diplomasi becerisi diye bir şey vardır. Tanımsız, şekilsiz, bela bir şeydir. Yukarının gereksiz yıpratıcılıkları aşağıya nasıl aktarılmaz, ya da ekipteki bazı yararlı ‘cins’ler nasıl idare edilir? Böyle böyle sokak bilgileri işte. Sonra da sorardım, ne diyelim şimdi bu beceriye? Diplomasi adı iş görür mü?

Mutlaka meşhur motivasyon konusuna da gelirdim. İnsanların kafasında var ya şu kalıp düşünce: Yönetici motive eder.. etmek zorundadır.. işi budur. Ben de derdim ki, Allah aşkına nereden çıkmış bu? Motivasyonun teoride onlarca tanımı var. Hepsini alt alta koyup ortak paydasına bakarsanız şu çıkıyor: Güçlü, kişisel ve belli bir sürekliliği olan istek duygusu. Kültürlerin empoze ettiği bir şablon biçiminde de olabilir, tamamen kişiye ait bir tutum da olabilir. O insanın anlamlarına bağlı.

Ne zor olurdu bunu izah etmek. Nasıl yani derlerdi, motivasyon mutlu olma değil midir? İnsanlar dışarıdan müdahaleyle motive edilemez mi? Biz bunu yapmak zorunda değil miyiz?

Ben de, bazen evet ama prensip olarak hayır derdim. Kendi motivasyon sebebini bilen bir insanınkini anlamadan onu motive edemezsiniz derdim. Hatta o kadar dinleyecek, anlayacak haliniz yoksa denememeniz bile lazım derdim. Çünkü o insana nüfuz edemezsiniz, ters teper. Ortalama bir yöneticiyi aşar bunu başarabilmek.

Birgün yerleşmiş düşüncelere hendek atlatmaktan o kadar sıkıldım ki, bakın dedim, Thelma & Louise var ya, sizce onlar uçurumdan atlarken motive miydi?

Aman hocam derlerdi, öyle motivasyon olur mu?

Tepem attı. Eğitimler ikişer gün ya, ertesi gün evdeki VHS kaset koleksiyonumdan (evet efendim, o zamanlar öyleydi) filmi kaptım geldim. Oteldeydik. Kurun şu sistemi dedim, video player bulun.. ses, yansıtıcı hepsini hallettiler.

Önce bir güzel Ridley Scott’un yönetmen olarak tarzını anlattım. Filmin, bir yol filmi sayılıp sayılamayacağından bahsettim. Sonra içinden üçer dakikalık üç tane sekans gösterdim.

Şimdi iyice bakın yüzlerine dedim. Yüz ifadelerine bakın. El ele tutuşmalarındaki çoşkuya bakın. Görün şu duygunun netliğini. Yaptıklarını isteye isteye yapmak değil midir bu?

Daha ileri gidiyorum; bu bir intihar değil. Bu bir baş kaldırma. Bu, yaşadıkları tüm haksızlıklara bir itiraz. Bu onların varoluşu. Bu net bir bilinçlilik hali. 

En sonunda şunu derdim: Anlatmak istediğimi görmeniz yeterli. Bu kadar istemiyorsanız adına motivasyon demeyelim, başka isim bulalım. Kişisel arzular deyin mesela.. ya da itici güç deyin.. ya da dürtü deyin (hilem şu ki, motivasyon tanımlarında ‘desire’ ve ‘motive’ kavramı geçer). Şart mı motivasyon kelimesine saplanmamız?

O gün değerlendirme formuna şöyle yazmışlardı: Eğitimde en unutamadığımız yer filme bu gözle bakmaktı.

Budur işte istediğim. Kazındı mı böylece hafızalara?

Sonraki zamanlarda sinemalı eğitimlerim aldı başını gitti. Ama sinema derin hobim ya, sekansları göstermeden yönetmeninin tarzına kadar anlatıyorum.

Tabii piyasada duyuldu. Zaman içinde kopyalarım çıktı. Neredeyse tüm eğitmenler şakır şukur film kullanmaya başladı.

Soğudum. Bıraktım sonraları bu yöntemi.

Bugün, benim için, o günlerdeki sinemalı eğitimlerim, boş kubbede hoş bir sada.