30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra

Keyifli bir konu buldum. Bu bir istek parçası aslında; peçeteyle geldi.

Çok iyi hatırladığım 1986 yılını düşünüp, serbest atışla 2046 yılının iş hayatını hayal edeceğim.

1986’da İktisat Bankası’nda eğitim yöneticisiyim. İş hayatına başlayalı daha 6 yıl olmuş. İlk 4’ü avukatlık. Bankanın sahibi, -hakkındaki anekdotlarıyla meşhur- Erol Aksoy. Özal’lı yılların tam göbeği. Türkiye’de bankacılığın şiddetli dönüşüm zamanları. Bir sürü ‘ilk’le tanışıyoruz: MT’ler, performans, kanlı verim toplantıları, insanların bütün sinir sistemini bozan hedefler, deli transferler, yepyeni banka reklamları anlayışı (meğerse bunların çoğu bugün işveren markası dediğimiz şeylermiş).

Teleks odasında delikli şeritler, departmanların arasında elde gezdirilen çok kullanımlı iç haberleşme formları, monochrome/tüplü/dos komutlu/İnternetsiz monitörler, sürekli sabit telefonla geçen masaya bağlı saatlar, günler..

O yılların tadını sözcüklere dök deseler: İş heyecanı, güne kendini kaptırma, Stockholm sendromuyla hedefleri özümseme, kendiliğinden bir ekip duygusu, iyi kazanmanın getirdiği acayip bir özgüven, bir çeşit -çalışılan yerle ilgili- gizli gurur, teknolojiyle ilgili cahilce yetinme, iyi İngilizce bilenlere neredeyse iman. Resmen, hak edilen talepkârlığın yükselen değer olduğu zamanlarmış.

30 yıl sonraya gelince..

En büyük değişimi iş hayatının ruhunda bekliyorum. Yeni ruh bir azap kaynağı olacak: Dibine kadar yabancılaşma (kendine, işe, ortama), her şeyde geçicilik, inançsızlık, tüm duygulara nötrlük, artık abartılmış -optimum yarar eşiğini aşan- bir teknoloji, her şeyde absürd bir hız.

Eminim hiç değişmeyen şeyler olacak: Gene ücret yapıları saçma sapan olacak, gene iç iletişim sorunları olacak, gene kurum kültürleri yönetilemeyecek, gene hedefler olacak.

Çok büyük değişim beklediklerim de var. Performans belasından kurtulacağız. Muhtemelen insan hafızasına hiç gerek duyurmayan bir sürü kayıt ve otomatik ölçme sistemi olacak.

Beklenen davranışlar önemini kaybedecek, çünkü onu elde etmenin yollarını bulan keskin süreçler olacak.

Raporlama patolojisi de bitecek, çünkü bilgi yönetiminde uçacağız; gerçek zamanlı verilerle gerçek zamanlı simülasyon yazılımları olacak.

İşe almalarda ‘assessment’ da alıp başını gidecek konular arasında. Mülakat becerisi, yıllanmış bir şarap keyfine denk olacak: Zevk ve teyit için, öylesine, bulguların üstünden geçmece.

Sanırım İK çoktan yok olmuş olur; onun yerine, ağırlıklı süreç geliştirme olmak üzere, tüm operasyonları dijital olarak yöneten yeni bir fonksiyon doğmasını bekliyorum. Bugünkü İK onun bir parçası olacak. Bu iş bu kadar gerçek hayattan izolasyonla sürdürülemez zaten. Bugünün lojistikçi İK’sı cepheye sürülecek yani.

Velhasıl 30 yıl önce yumurtadan yeni çıkmıştık; 30 yıl sonra bir çeşit kendi ruhumuzda kayboluş bekliyor bizi.

Bu, bence, olması gereken bir evrim: Cahilce didindiğimiz iş hayatlarından, farkındalığın hemen öncesindeki boşluğa geçiş. Onun da ötesinde belki ayrı bir iş hayatı kalmaz; günlük akışın içinde işi de yaparız.

Yorumunuz var mı?