KPI 101

Yani anahtar performans göstergesi.. Tamam ama şimdilik oturmamış Türkçesi ile uğraşamayacağım. KPI işte.

CFS (critical success factors)’den olma, balance scorecard (360 derece performans)’dan doğma..

Genetik atası, süreçlerdeki kontrol noktaları ya da MBO (hedeflerle yönetim)’deki hedefler.

Amacım KPI vaazı değil. Pratik olarak –à la Ahmet-damardan gireceğiz: Püf noktaları nedir? Konumuz bu.

Kim belirler? Doğru bir grup diyeceksiniz değil mi? Emin değilim. Çalışma gruplarında sosyal psikoloji kuralları işler: Ya ortalamaya kayarlar, ya uçlara. Hatta Kağıtçıbaşı ‘grup düşünü’ diye bir kavramdan bahseder; kapasite kaybı anlamında. Onun için böyle derin entelektüel çaba isteyen bir konuda ben yıldız bireylere ödev vermeyi tercih ederim. Bir de kısa yol var: Fast food mönüsü gibi yazılımlardan seçmek; örneğin SAP’nin bu amaçla modülleri var. Seç, beğen, al. Hafif terzi düzeltmesi yapılmış kaliteli konfeksiyon.

• Neyin önemli olduğu sorusu eksiktir: Bugün için mi önemli, ilerisi için mi? Benim cevabım: Net, ayırarak düşünmek lazım. Buna şık bir gerekçe isterseniz, strateji deyin.

Optimum kaç KPI olmalı? Her kurumun yoğurt yiyişine bağlı ama 5 kulvarın her birinde 5-8 arasında yeter.  Kulvarlar: 1) finansal, 2) sayısal, 3) davranışsal/yönetsel, 4) süreçlere ilişkin ve 5) güncel (bugüne ait, geliştirme/iyileştirme/düzeltmelere dair).

KPI’ların doğru saptanıp saptanmadığı nasıl anlaşılır? Sağlama amaçlı birkaç yol önerebilirim: Hedef belirlemedeki SMART kuralı uygulanabilir. Ölçme-değerlendirmedeki geçerlilik ve güvenilirlik testi uygulanabilir (Herkes, tekrarlandığında aynı şekilde anlıyor mu?). Süreçlere dayanıp dayanmadığının çapraz kontrolu yapılabilir. Üst yönetime açıkça sorumluluk yükleyip yüklemediğine bakılabilir. Sonuçların nasıl ölçüleceğinin belirlenip belirlenmediğine bakılabilir.

• Sık rastlanmayan İK KPI’ları örnekleri ister misiniz? Örneğin İK’nın dijitalleşme basamakları modern bir KPI olabilir. İK’ya karşı iç müşteri algısında hedeflenen değişim oranları iyi bir KPI olabilir. İşveren markası hedefleri bir İK KPI’ı olabilir.

Sonsöz: KPI’larınız ya özgün, cesur, stratejik olsun; ya da hiç olmasın. Şunun da içini boşaltmayın. 

Sözleşme Mimarisi

Önsöz: Bu yazı profesyoneller için değil, yarı ders niteliğinde, hukuk öğrencileri için yazılmıştır.

Sözleşme mimarisi demeseydim, eş anlamlı olarak sözleşme konfigürasyonu derdim. Yani yapılandırma.

Çıkış noktamız stratejidir. Stratos (ordu) + agos (lider) = Komuta etme sanatı. Sonuca varmak için seçtiğiniz yol. İçinde üslupların gömülü olduğu akıl oyunları. Strateji, sözleşmelerin statik hesabıdır. Amacınıza göre sözleşmeyi şekillendirir. Örneğin gönüllü yaptığım bir araştırma projesinde, sadece süreci belirlemek ve fikrî mülkiyet hakkımı korumak için sözleşme yapmak istemiştim. Araştırmayı yayınlayacak olan kurumun avukatının hazırladığı stratejiden yoksun sözleşmede diyordu ki, gönüllü çalışma vaktinde bitirilemezse feshedilebilir ve bundan bir tazmin sorumluluğum doğabilir. Halbuki doğru strateji der ki, olayı gör! Bu gönüllü bir çalışma. Çıkarlarımız denk. Amaç basit: Bir durum tespiti. Değil cezai şart, bana ek haklar tanınmalıydı.

İkinci gizli element etiklerdir. Ethos = gelenek, görenek. Kişisel ya da mesleki davranış ilkeleri. İsterseniz kişisel ahlak deyin. Sözleşme, çekişme değildir. Hayatın dengelerini barındırır. Sadece müvekkilin hakları açısından değil, iki taraflı bakabilmek bir etiktir.

Strateji ve etik temeli sağlam olduktan sonra kalanı süreç tasarlamaya benzer. Süreçlerin en zor yanı, yapılan işi çok iyi anlama gereğidir. Sözleşmede de öyle. Araştırın: Ne? Ne zaman? Nerede? Nasıl? Neden? Kim? Bunlar hukuki bilgi ile eşit önemdedir. 

Sonra kontrol noktaları belirlemeniz gerekir. Süreç yönetiminde, süreç bir daha geliştirilinceye kadar sadece bunlara bakılır. Sürecin bütünü içinde kaybolmamak, kontrol noktalarını her sözleşmede yeniden düşünüp bulmak gerekir. Örneğin sipariş kitap yazdırılan sui generis bir sözleşmenin kontrol noktaları; kitabın fikrî düzeyde nasıl değerlendirileceği ve esinlenme/intihalin nasıl belirleneceği olabilir. Kalanı kolaydır.

Son aşama şablona oturtmaktır. Yeni nesil web sitelerinin template’leri gibi.

Sonsöz: Sözleşmenin ruhu; 5N1K, strateji, etikler ve kontrol noktalarıdır.

Onlara birer organizma olarak bakın.

İçinde hayat var.

Bu Bir Blog Özeleştirisidir

Evet doğrudur..

İK bloglarının çoğunu beğenmiyorum; okunacak bir yanları yok. Bu dökülen halleriyle bir kenarda dursalardı umursamazdım. Ama kendinin farkında olmama ve -sınırlı sayıda da olsa- blogger’lığı bir çıkara dönüştürme niyeti eklenince müdahale şart oldu.

Değişim vaktidir. Ben de aşağıdaki yanlarımı düzelterek bu fırsatı kaçırmayacağım.

• Deneyimime fazla güveniyorum, kendimi frenlemem lazım, bu beni köreltebilir. Başkalarının fikirlerini daha çok aktarmalıyım.

• Yalnız takılıyorum. Daha çok etkileşime girmeliyim. Okuduğum bloglara gönderme, başka bloglara görüş yazma..

• Yazılarımda hiç atraksiyon yok. Ne bir link, ne atıf, ne kaynak. Sırf benim düşüncelerim. Bu olmaz. Çok kuru.

• Genellikle okuyucuya yükleniyorum. Ön bilgisi olduğunu varsayıp ağır yazıyorum. Yanılıyorum. Okuyucunun işini daha kolaylaştırmam lazım.

• Eğlendiğim, kendime kendime dalga geçtiğim bir üslubum var ama ilk defa okuyan şaşırır. Çok sonraları ‘Ne demek istemiştin’ diyenler çıkıyor. Belki o tarzdaki yazıları ayrı bir kategoriye almalıyım.

• Hayatımda varsa yoksa Twitter. Bir sürü insan Facebook’çu. Hatta şimdi LinkedIn’i de Twitter gibi kullanıyorlar. Hiçbirinde yokum. Yani bana ulaşmak zor olabiliyor, karşılarına değişik yerlerde çıkmıyorum. Ama maalesef oralarda olmamaya devam edeceğim.

İstavrozumu da çıkardım, tamamdır.

 

 

Peryön İK blog yarışması adayları üzerine..

Kendi kendime 5 tane değerlendirme kriteri koydum (herkesin son 3 yazısını okuyarak): Blogun görünümü, konu başlığıyla içerik uyumu, fikirlerde özgünlük/farklılık, üslup (anlaşılabilirlik), yazım hataları.

Ali Cevat Ünsal: Ali tarzına dönüştürülmüş blog haritası. Bayağı yüksek sayaç verileri. Altındaki yazının içeriğini aşan çarpıcı başlıklar. Subjektif öngörüler. Kolay bir dil. Temkinli, ölçülü, ortadan giden görüşler.

Aykut Güner: Gözü rahatsız eden font oynamaları. Yazım hataları. Bilineni söyleyen fikirler. Yapılandırılmamış (rastgele anlatır gibi) yazılar.

Cihan Demirdaş: Gayet yorucu bir site görünümü. Genel geçer fikirler (doğru ama bilinen şeyler). Kişisel yargılar.

Deniz Daver: Sade tasarım. Kişisel üslup. Ancak ilginç olan, son 8 yazının da kalıbı aynı: Bir şeyin 4, 5, 6, 7 veya 9 nedeni/sebebi/yolu. Ve arkasından tavsiyeler. Blog şablonlaşmış.

Duhan Gevren: Görünüm asgari olarak yeterli. Güzel bir üslup: İçten, sıcak. İyi gözlemler. Çekici başlıklar. Dozunda göndermeler. Ah bazı yazılarda o fontlarla oynama olmasa.

Ekrem Öztürk: Özensiz görünüm (büyük bir gökyüzü fotoğrafının köşesinde çok küçük bir vesikalık). Bazı kategorilerin altı boş, hiç yazı yok. Kompozisyon gibi geleneksel üslup. Kesin yargılar.

Elif Kağnıcı: Görsel iyi. Konular dikkatlice seçilmiş: En iyi bildiği şeyler (puantaj-işten çıkış işlemi ya da iş sağlığı ve güvenliği gibi). Tehlikesiz sular ve saygı duyduğum bir tevazu. İddiasız ve işlevsel.

Emre İnanç Karakaş: Sitesinde kendi fotoğrafı biraz büyük ve fazla kullanılmış. İyi bildiği konuların (saha İK’cısı) Devamını okuyun.. →

Eğitim anlayışı nasıl dönüştü?

90’ların ortaları.

O günlerin çağrışımı ne biliyor musunuz? Milyonlarca PP slaytı ve içine koyduğumuz clipart’lar. Şimdi düşünürken bile yaptığımdan utanıyorum. Ne kadar milat öncesi zamanlarmış. Ayakta dikilip, insanlara dinletebilme kaygısıyla bütün gün konuşmak zorunda hissettiğim günler.

2000’lerin başı.

Finansal deprem zamanları. Çalışan âleminde ciddi bir insan değişikliği olmuştu. Bir sürü banka kapandı. Toplu işten çıkarmalar, birleşmeler, küçülmeler.. Büyük bir fay kırılmasıydı. O günlerin modası eğitim oyunları ve uzaktan öğrenimden abartılı beklentiydi. Temelindeki mantık toplu üretim, maliyet düşürme, daha çok kişiye daha ucuza eğitimdi. Sevemedim. Çok uyabildiğim de söylenemez.

2000’lerin sonları.

Kurumsal eğitimlerde gerileme devri. Felsefesiz, bütçesiz, vizyonsuz yıllar. Belki finans-risk-teknik eğitimlerin yükseliş zamanları diyebiliriz. Benim eğitimden iyice uzaklaştığım dönem.

2010 sonrası.

Yeniden doğuş vakti. ‘Gereken kişilere, gereken neyse verilmeli’ dönemi. Özelleştirilmiş eğitim tasarımı hiç olmadığı kadar öne çıkarılmaya başlandı. Katılımcılar artık tek tek düşünüp seçiliyor. Ölçme değerlendirme (ROI) daha sık konuşuluyor. Gelişmiş kurumlar, eğlenceli eğitim takıntısından kurtuldu.

Ben bugün daha ileri gitmek istiyorum.

Ne anlatırsa anlatsın, konuşan bir eğitmenle koca bir gün geçmez. Çok seçmece ve dinleyenlere gerekli şeyler anlatıyorsa belki en fazla 1-2 saat dinlenir. Daha uzun sürecekse eğitmenin rolü değişir: Katılımcılarla sohbet eden, konuyu iyi bilen bir kişi olur. Sadece katılımcıların hayatı ve ihtiyaçları konuşulur. Her söylenen bir katkıdır. Eğitim artık -eğitmenin belli belirsiz yönlendirdiği- spontan bir akıştır. Hatta süre baskısı bile olmaz, sürdüğü kadar sürer, yeterliyse biter.

Ancak böyle olursa İnternette ânında ulaşılabilir her türlü bilgiden daha yukarıda olur. Varlığı bir anlam kazanır.