Bir adanmışlık öyküsü

Commitment demek istiyorum, anlayın işte.

Bir adam varmış. 30 yıl büyük bir kurumda çaycılık yapmış. Herkes tanırmış. Çok severlermiş onu. Birgün emekli olmuş.

Sıkılmış ama evde. Tanıyanlar araya girmiş, daha küçük bir şirkete tavsiye etmişler. Yeniden başlamış çalışmaya.

Gene bir zamanlar geçmiş.

Sonra tamam artık demiş. Bir ömrün yorgunluğu. İsterseniz damadım devam edebilir yerime demiş. O kadar güvenilen bir insanmış ki, hiç düşünmeden kabul etmişler.

Kimse ondan böyle bir şey istemediği halde oturmuş iki sayfa yaptığı işleri yazmış. Madde madde. Ayrıntılarıyla. Dikkat edilmesi gereken noktalarıyla. Kimin çayını kahvesini nasıl içtiğinden, akşam çıkarken kontrol edilmesi gereken yerlere kadar.

Sonra oryantasyona başlamış. Emin oluncaya kadar.

Ona veda partisi yapmışlar son gün. Genel müdür o listeden o kadar etkilenmiş ki, konuşmasında sürpriz olarak içinden maddeler okumuş.

Sonra damadı başlamış.

Onu tanıdım ben. Aynen efsane kayınpederi gibi.

Ses tonu, yüz ifadesi, dikkati, hiçbir gün öteki günden farklı değil. Şunu düşündürtür: O anda en önem verdiği sizsiniz.

Söyleneni unutmaz. Herkesin alışkanlıklarını bilir.

Bir sürü kendi kendine belirlediği görevleri vardır.

Hiç kimse ona karışmaz, işi onundur.

Kızmaz. Küsmez. Kimseyi ayırt etmez. Belli saatlerde yaptığı işleri vardır, onların zamanı hiç kaymaz.

Bunlar benim gözümde nedir biliyor musunuz?

Görev falan değil. Tevekkül değil. Basit bir kültürel davranış değil. Sadece çalışkanlık değil. Çok daha ötesi..

Bir anlam. Bir kişisel etik örneği. Kendine saygı. Kendi yaşamını onurlandırmak.

Kendi ilkelerine adanmışlık.

İş bahane. 

 

 

 

 

Babam

Anlatmayı çok istedim. Vakti geldi galiba. Anılarım beni yoruyor artık.

Hayalimde iki tane babam var.

Çocukluğumdaki babam, benim idolüm. Ona duyduğum sevginin içinde güven, onur, rahatlık var.

Kopuk kopuk sahneler hatırlıyorum: Sobalı bir oturma odamız vardı, sokak kapısının açılma sesini duyunca nasıl koşardım ona. Kendi odamda yatardım, sonra da sabahları uyanınca (gece hiç gitmezdim) onların yatağında göbeğinin üzerine atlardım, sonra da kalırdım üstünde, inmezdim. Bir arap bülbülümüz vardı (evet evet kapkara), evin içinde serbest bırakırdık onu, yorganın altında ondan saklanmaca oynardık, üstümüze konup kafamızı çıkarmamızı beklerdi. Başka bir dönemde bahçede bir bilge kedim vardı, Mestan, onu gizlice eve almamı görmezlikten gelirdi. Annem hiç acı yiyemezdi, benim de yememi istemezdi, masada o görmeden verirdi bana. Yazın eve erken geldiği zamanlarda arabanın kapısını kilitlemezdi (52 Chevrolet), yalnız başıma gidip direksiyon başında otururdum.

Hep dokunmak isterdim ben babama. Böyle işte..

 

 

 

 

 

 

 

Bunlar 50’li yıllar. 60’ların başı. İlkokul zamanları.

Sonra yatılı okul yılları geldi.

Şehirlerarası telefon yazdırılırdı o zamanlar. Okulda (o kasvetli Saint Benoit’dan bahsediyorum) hafta sonları İdare’den çağırırlardı beni telefonun var diye. Ben gelinceye kadar hat açık, bekliyorlar ha. Oturma odasından sokak kapısına koşar gibi koşardım o telefona.

Beyoğlu’unda bir Hacı Salih vardı. Bir gelişinde babam onlara peşin para vermiş. Oğlum gelsin istediğini yesin demiş. Cumartesi öğlene doğru çıkardık okuldan. Ben doğru oraya. Yatılı yıllarımda orada ne yemekler yemişimdir.

Sonra..

21 yaşındaydım, Annem öldü, 3-4 gün içinde.

Kaldık ikimiz.

Fransa’da okuyordum, İstanbul Hukuk’a aldık. Moda’da bir evimiz vardı zaten, okul yıllarında orada yaşıyordum. Babam da işlerini ayarladıkça ara ara Antakya’dan gelip kalıyor. Babamın katı alışkanlıkları vardı, akşam belli saatte yemek yenecek, sonra haberleri dinleyecek. Tuhaf gelirdi, zorlanırdım ama uymaya çalışırdım.

Hukuku bitirdim, avukatlık stajımı yaptım, okulda asistanlığa başladım. İyi kötü bir işim, gelirim var. İşte o zaman en büyük karşı karşıya geliş yaşandı. ‘Baba, bir ilişkim var, ben evlenmeyi düşünüyorum’ dedim. O da ‘ikimiz yalnızız, böyle kalmalıyız’ dedi.

Dinlemedim onu. Ve çocukluğumun büyüsü o zaman bozuldu.

Büyük bir hata yaptım, orta yolu bulmak istedim, Moda’da üçümüz birlikte yaşayalım dedim. Burnumuzdan geldi.

Çıktık evden. Babamı yalnız bıraktık. O da bize rest çekti.

Hemen peşinden berbat bir kadınla evlendi. Yıllarca konuşmadık.

7 yıl sonra oğlum doğdu. Barıştık güya ama hiç doğru dürüst olmadı. Hep bir mesafe. Hep bir kırgınlık.

Birgün eşi telefon etti, hastaneye kaldırdık diye. Hemen koştum. Yoğun bakımda ama bilinci yerindeydi. Beni görünce başını çevirdi. Sonra komaya girdi, 26 gün sonra, 11 Eylül 2001’de öldü.

Küs öldü.

İki erkek yetişkinliği beceremedik biz.

Annem gittikten sonra olmadı.

Zor adamdı. Huysuz adamdı. Geçimsiz adamdı. Belki de onu gerçekten bir tek ben sevmiştim.

Ben hâlâ şurada onunlayım

İmkansız İK’lar

Kocaman bir fabrikaydı. Türkiye’nin kendi alanında lideri.

Benden çok önem verdikleri bir iş istemişlerdi: Doğru İK’cıyı bulma.

Klasiğimdir, önce kurum kültürlerini anlamam lazım.

Çok da uzaktı yerleri, höff.. birkaç gün uğraştım. İnsanlarla konuştum. Anekdotlar dinledim. Yıllar içinde İK’dan kimler gelip geçmiş, yarı hayal etmeye çalışarak öykülerini canlandırdım (evet duygusu, yok olmuş medeniyetlerden izler gibi).

İşin sonuna geldim. Anlatacağım fikrimi artık. 3 kardeş de gelmiş. Birisi hiç konuşmuyor. Söylemişlerdi, abisine küskünmüş. Geçinemezlermiş. Daha ben anlatmadan işim var dedi, kalktı gitti. Ortancadan tık yok; orada ama değil. O da sessiz protestolarda.

Abinin beni dinlerken yüzü maske gibi; asık.. tepkisiz..

Mealen; İK olmaz size, güvendiğiniz eski bir adamınıza yaptırtın, olduğu kadar, sizin için güven hayati önemli, boşverin bilgiyi dedim. Önemli olan iletişiminiz. Siz nasılsa hep işlere dahil olacaksınız.. siz yönlendireceksiniz, o yerine getirecek.

Hiç hoşuna gitmedi. Cevap şu: Hayır kurumsallaşacağız, en iyisini bulup getirteceğiz, neyse gereği yapılacak.

Herkes yoluna oldu.

Geçenlerde duydum ki, başka gelip gidenler de olmuş. Şu anda İK’da uzman pozisyonunda bir çocuk varmış. Tek başına. İzinleri, özlük işlerini falan yapıyormuş. Bordroyu zaten muhasebe yapıyordu.

Anlattığım olayın üzerinden tam 5 yıl geçti.

Bunlar hep temenni edilen gelecekler. İnkarlar. Kaybedileceği belli kumarlar.

Kültürler, niyetlerden daha güçlü.

Nasıl sokak kedisi olunur?

Hep sorarlar, sen nasıl yaptın? Nasıl serbest çalışmaya geçtin?

Başkaları için bir ölçüt sayılmaz ama biraz anlatayım.

41 yaşındaydım. O yaşa kadar pişmiş tavuk olmuşum. Kimi çalıştığım yer satılmış, kimisinde yeni CEO gelmiş her şeyi değiştirmiş, kimisinde kariyerim çıkmaz yola sapmış.. Söylüyorum işte, yol bitmişti. Yani tam olarak kim itti bilmiyorum ama denize düşmüştüm.

Buradan başkalarına belki şöyle bir küçük sonuç çıkabilir: Bazen kararlar durumdan çıkar. 

Zaman bugünkü zamanlar değil, startup mantığı işlemez. Düz mantık dedi ki: En iyi bildiğin işi yap. Meslek seçimi anlamında değil, işin çekirdeğini dedim.

Ben en iyi ne yapmayı bilirim? Görürüm, araştırırım, anlarım, toparlarım, anlatırım. İş bu! Bu ne olabilir? Danışmanla eğitmen karışımı bir şey. Bu da meslek formatımdı işte.

Bir sonuç daha: Sizin uyduğunuz meslek olmaz, size uyan meslek olur.

Sonrası kiminle, nasıl, nerede?

Oradaki hashtag’lerimiz: Birikim, eldeki para, herkesin kendi mükemmellik çıtası, emek, biraz şans..

Ortaklık derseniz, evlilikten öte bir şey. Ya tencere-kapak, ya hiç. Evet, bilerek abartıyorum.. izahsızca, mantıksızca bir uyum yoksa mantık toslar. Kısa bir hata yaptım, bunu da deneyimlemiş oldum ve tek başıma devam.

Esentepe Gazeteciler sitesindeki bahçe içinde evden dönüştürülmüş ofisim, 6 yıl, tam içimin işe yansımasıydı. Özgündü, iyi işledi, beni mutlu etti. Oldu yani.

Ama..

Hep kaygı. Hep bir para yettirme derdi. O yıllardan bende kalan iki duygu: “Allahım bu lanet ödemeler durmadan yağıyor”, “hâlâ faturamızı ödemediler mi?” Ben gülmüyorum. Bugünkü halim bir tür post travmatik stres bozukluğu.

Ve sevgili ülkemin o insanı hasta eden makro ekonomisi. Büyük sorun. İnsana böyle iş yapılmaz dedirtir.

Vergi başka dert. Neredeyse şunu söyleyebilirim: Vergi sistemimize göre mükellef = hamster’ın dönme dolabı. Koş hamster koş, belki kazanırsın.

Şubat 2001’de, bendeniz Titanic buzdağına çarptı. O günler anlatılmaz, yaşanır.

Sonrası malum. Bir daha büyümemecesine küçülme..

16 yıldır sokak kedisiyim. Sokak kedilerinin bilge bir hali vardır: Hep yalnızdırlar. Kasmazlar. Çöp konteynerlerini iyi tanırlar. Buldukları kadar yerler. Amaç hayatta kalmaktır, ev/sahip bulmak değil. İnsanlara yaklaşmazlar. Kimseye uymak zorunda değillerdir, özgürdürler.

Çünkü o özgürlüğün bedelini ödemeyi kabul etmişlerdir.

 

Bir tövbe öyküsü

O yönetim kurulu başkanını çok severdim (hâlâ öyle).

Birgün benden bir şey istedi: ‘İşini gönülden yapanlar var. Bir de ucundan tutanlar var. Benim görebildiklerimle olmaz, âdil ayırt edilmeleri lazım, bize aynı zamanda kuruma artı değer katacak bir performans sistemi kur’.

Zaman baskısı yok. Hiçbir kesime karşı önyargı yok. Yöntemime karışmak yok.

Öykünün devamını anlamanız için minik bir bilgi vermem lazım burada.

‘Behaviorally Anchored Rating Scales’ diye bir teknik vardır. Kişiliklerle ve tutumlarla ilgilenmez, sadece yaptıklarına bakar. İşlerinin gereği olarak beklenen alternatif davranışları sıralar. Her davranış kademesi biraz daha ‘beklenen’dir. Ama hiçbiri ‘kötü’ değildir. Çok somuttur. Sadece işe odaklıdır. Bir davranış geliştirme kılavuzudur aslında.

Hazırlanışı zahmetlidir, çünkü neredeyse her iş için başka beklenen davranışlar bulmak gerekir.

Mesela bir müşteri temsilcisi her müşterisine eşit özeni gösterir (bu, olmazsa olmaz asgari düzeydir). Giderek ondan şunlar da beklenebilir: O andaki duruma göre bazı önceliklendirmeler yapabilir.. müşterilerini tanıdıkça kişiye özel küçük farklılıkları olan yaklaşımlar geliştirilebilir.. Bu farklı yaklaşımları gittikçe proaktif olarak da yapabilir..

Görüyor musunuz beklenen davranışlar arasındaki inceliği? Artistik buz pateninde iyiler arasındaki farklar gibi.

Hiçbirini yapmayanları görmek kolay zaten.

Buna giriştim.

Ne emek verdim ama. Her işin değişik profillerdeki yapanlarıyla konuştum, işlerini iyice anlamak için. Birbirleriyle sağlama yaptım.

Sonra her iş için kademeli davranışlar belirledim ve kurumun içinde herkese gönderdik. Kontrol etsinler, düzeltme gerekliyse yapsınlar, isterlerse yenilerini önersinler diye.

Geri dönüşler için belirlenen termin geldi geçti, ses yok. Tam bir kurumsal paraliz hali.

Biraz bekledim, bir daha hatırlattım. Millet blok olarak kapanmış halde.

Neden sonra kulağıma geldi, bazıları müdürlerine gidip ‘böyle bir beklentiyle karşılaşmaktan ne kadar üzüldüklerini’ söylemiş. Bu bir zorlamaymış. Yetişkin insanlara müdahale etmekmiş. Onlara güvenmemekmiş.

Devam etmenin bir anlamı kalmadı tabii. Bu kadar trajediye dönüşmüş bir durumda performanstan ne hayır gelecek?

Yaa.. boşuna demiyorum bugün, bir performans sistemini oturtmadan önce değer yargılarını araştırmak lazım diye. O 101’lerin altında ne anılar yatıyor.

Yönetim kurulu başkanından randevu aldım. Çalışmam için bir bedel istemiyorum, şimdilik burada bırakmak lazım dedim.

Tövbe ettim bir daha kendi başıma yürümeye.

İstediği kadar vakit kaybı olsun, İK tek başına hiçbir şeydir. Teknik mükemmelliğin bir kıymeti yok, her adımı insanlara benimsetmek lazım.

Ya beraber.. ya bu iş olmaz.