İş anıları

Başka Dünyalar

O günlerde adına öyle demezdim ama bir nevi inzivaya çekilmişim.
2007.

İş hayatında varoluş sancısı olur muymuş? Ben yaşadım.

Anlamımı kaybetmiştim. Riva’daki doğanın ortasında yaşamım yeni başlamıştı. Twitter’la henüz tanışmıyoruz. Blogum daha yok. Eğitim yapmaktan bıkmışım. Piyasa tıklım tıkış eğitmen; içerikler bomboş. Çekiliyorum ben dedim, beni bırakın gidin siz.

Günlerce şehre inmediğim olurdu. Üstümde hep aynı giyecekler. Kangi ile geçiyordu günler (ölen kangalım). Sadece okuyordum; genellikle de psikoloji.

Birgün bir telefon. Bir headhunter. Aynı zamanda dostum, rahmetli Şule Tanju. Oraya geleceğim, anlatmak istediklerim var dedi. Hâlâ getirdiği porselen nar şöminenin üzerindedir. Çık bu hayattan demişti, kopma, olmaz çok erken, tamam eğitim yapma ama başka çok iyi yapabileceklerin var. Önerdiği; önemli bir vakıf üniversitesinin kendi içinde kurduğu ‘yönetici geliştirme birimi’nde çalışmamdı. Bankalardaki üst yönetimi tanıyordum, çoğu da beni biliyordu. Onlarla aynı dili konuşursun, güven verirsin, kurumsal eğitim kavramını bile değiştirirsin demişti.

Peki dedim. Gittim görüştük. İş senindir dediler. Yıllarca sokak kediliğinden sonra yeniden yarı kurumsal bir iş. Hoşuma gitmişti aslında fikir.

Üniversite’nin içinde, hem onlardan, hem değil gibiydik. Pahalı eğitimler satıyorduk. Tüm hocaları kullanabiliyorduk. Gerçekten kolaydı benim için, en iyi bildiğim şeydi.

Birgün o birimin yöneticisi gibi olan kişi benden bir şey istedi. Şu bankanın genel müdür yardımcısıyla görüş, sadece GMY’ler için yepyeni eğitimler öner dedi.

Zevkle.

Randevu istedim, hemen verdiler. Bir sabah gittim. İkimiz yalnız, bir saatten fazla konuşmuştuk. Yaptığımız bir ihtiyaç analiziydi. Stratejilerini belirledik. O hedeflerin üzerinde düşünüp bir teklif hazırlayacaktım.

Ertesi sabah o birim yöneticisi heyecanla sordu: “nasıl geçti sunum?”. Ne sunumu dedim, orada değiliz ki daha. Saçlarının sanki o anda elektriklendiğini gördüm kadının. İnanamadı. Paket önerilerle gitmeliydin, çok çekici seçenekler sunmalıydın, albenili bir sunum yapmalıydın dedi. Fırsat kaçırmışım.

Boş bakmıştım. Aynı dili konuşmuyorduk. Yahu ben yıllardır PowerPoint kullanmıyorum, üstelik bire bir bu kadar gerçek bir görüşmeye ben o formelliği sokar mıyım? Cevap bile vermedim, kalktım.

O gün öğlen istifa etmiş eve dönüyordum. Eve gelince eski kıyafetlerimi giydim, bir ağacın altına oturdum. Kangi yanımda.

Yıllar içinde blogger’lık başladı. Tweet’ler başladı. SADE başladı. Ne yapabileceğimi bilen insanlarla, istediğim gibi çalıştığım projeler başladı.

Ben bir Simurg kuşu olmuştum. PowerPoint denince o an aklıma gelir.

İş anıları

Dernek başkanı olmanın cezası

11-12 yıllık anı.

Bana ilginç bir öneride bulunmuşlardı: Derneği sen yönetir misin? ‘Başgan’ olacağım. Amacı çok ilgimi çekmişti, kurumlara sosyal sorumluluğu öğretmek. Tamam dedim, kabul.

Sistem şuydu. İngiltere’de bir teşvik uygulanıyormuş, kurumsal sosyal sorumlulukta (KSS denir kısaca, ben de öyle kullanacağım, anlayın), kendini, isteğiyle denetleten kurumlara, denetimden aldığı skora göre vergi indirimleri yapılıyormuş. Özel danışmanlık firmaları varmış bu denetimleri yapan. Hani bir zamanlar bizdeki özel ISO denetçileri gibi.

Denetimin standartları var. Tamamen checklist’lerle yapılıyor. Çarşaf gibi iç kontrol listeleri, içinde 300’e yakın soru. Bunlarla kurumun bir nevi KSS seviyesi belirleniyor. Biz de dernek olarak bunları Türkçeleştirelim ve isteyen kuruma uygulayalım dedik. Şahane bir amaç değil mi? İş geçmişime çok uygun, bunu bir proje gibi yönetmek benim için kolay.

Canım çıktı derneğin bürokratik kuruluş işlemlerinden. Tamam kurulduk. Kontrol listeleri İngiltere’den geldi. Çevirileri yapıldı. Piyasada duyuruldu.

Acayip talep gelmeye başladı. Kurumlar, gel bize de uygula diyor. Aslında onların amaçları bir nevi ödül avcılığı. Reklam peşindeler. Ama bizim sorular aynı zamanda çok da eğitici. Neler yoktu içinde? Mesela yönetim kurulunuzda kadın üye var mı diyordu. Ya da KSS’yi yönetme sorumluluğu olan bir genel müdür yardımcınız var mı diyordu? Yıllık faaliyet raporunda KSS’ye yer veriyor musunuz diyordu.

Aslında bizim sorular bir nevi KSS kılavuzuydu.

Kısa sürede popüler olmuştuk. Mesela bir yıl KSS’de en başarılı olan firmaların ödül töreninde bakanı çağırmıştık, kabul etmişti. Üniversiteler hiç düşünmeden tören için bize tesislerini bedelsiz kullandırmayı kabul ediyordu.

Sonra birgün SPK’dan (Sermaye Piyasası Kurulu) bir tebligat geldi derneğe. Diyordu ki, siz denetim gibi görünen derecelendirme yapıyorsunuz. Ne kadar gönüllü olurlarsa olsunlar, denetlediğiniz kurumların çoğunun hisseleri borsada işlem görüyor. Denetim sonuçlarınız (dikkat KSS alanındaki başarısından bahsediyoruz) küçük hissedarların alım-satım kararlarını etkiler. Onun için yapamazsınız, hemen durdurun.

Ankara’ya gidip, Kurul’un önünde savunma yapmıştım. KSS’nin ne olduğundan girerek.

I-ıh.. yasak!

Bir anda bizim derneğin amacı boşa çıkmıştı. Kanarya sevenler derneğinden farkımız kalmamıştı. Bu iş burada biter dedik.

Hukukçu refleksi işte, dernek başkanlığından istifamı Noter kanalıyla yapmıştım. İspat kolaylığı olsun diye. Ne olur, ne olmaz.

Yıllar geçti. Birgün Emniyet’ten aradılar. Gelin tebligatınız var diye. Ne oluyoruz demiştim. Dernekler masası, istifamı hiç göz önüne almadan bana, kendilerine yıllık dernek bilgileri bildirim formunu göndermediğimiz için sıkı bir para cezası kesmiş.

Kalktım dernekler masasına gittim. Noterden resen istifa belgesiyle. Dinlemediler bile. Ödeyeceksiniz, inceleriz size sonucu bildiririz dediler.

Ödemedim, dava açtım (eski avukatlığın faydaları).

Tam 4 yıl sonra mahkemeden karar çıktı. Evet istifa etmişsiniz, ödemeyebilirsiniz diye. Mahkeme kararını aldım dernekler masasına gittim. Dilekçe ekinde evrak kayıttan geçirin, istifanızı geriye dönük olarak işleme alırız dediler.

7 yıl sonra dernek başkanlığından resmen azat edilmiş oldum.

Anlatırken içim sıkıldı.

İş anıları

Vodoo bebeği

İnziva zamanlarımdı.

Birgün küçük bir eğitim kurumundan aradılar; “Eğitim ihtiyaç analizini bilmeyen bir şirkete bir günlük böyle bir çalışma yapar mısınız? Eğitim satmak istiyoruz, neden bu eğitimi alayım ki diyor. Size inanırsa alır.”

İçimden haklı dedim, keşke bu şüpheciliğinden hiç vazgeçmese.

Bir günlük iş. Bursa’da. Peki dedim.

Deniz otobüsünde tanımadığım genç bir kadınla buluştuk. O da eğitmen olarak yeni başlamış. Güya ihtiyacı bizzat görecek de, eğitimleri daha amaca göre yapacak.

Anlıyorum.. o gün bir görevi de bana bekçilik. Belki müşteriyi çalarım falan.

Gittiğimiz yer bir otomotiv yan sanayicisi. Bir sürü markanın tedarikçisi. Sahibi tam bir Nuri Kantar. Tanımayanlar olabilir, Kayserili zengin iş adamı tipi vardı 80’lerde televizyonda. Biraz Hulusi Kentmen gibi. Onun komiği.

Sabah Nuri Kantar bizi karşıladı, odasında bir Türk kahvesi ikram etti. Bir de dedi ki, öğlen misafirimsiniz, itiraz yok.

Öğlene kadar çözmüştüm zaten işin çoğunu.

Eğitim ihtiyaç analizi, bildiğim oyuncağımdır. İnanırım, severim, iyi yaparım.

Kantar, öğlen bayağı uzakça bir yere götürdü bizi. Yanımdaki kadıncağız ağzını bile açmıyor. Yemekte daldık konuya; sizce eğitim nereye kadar? Kafalar yenilenir mi eğitimle? Eğitimin en çok faydası nerede olur? Yeni nesli oralara getirsem, eğitimin onlara daha çok katkısı olur mu?

Offf.. ne isabetli sorular. İlkokul mezunuymuş. Çocukları yurt dışında okuyormuş.

Ben de ne dediyse tam karşılık cevaplar verdim. Düşüncelerini tamamlayan.

‘Bırak öğleden sonra görüşmelere devam etmeyi falan, toplayayım yöneticileri, şu konuştuklarımızı anlat onlara‘ dedi.

Yaptım.

Akşam deniz otobüsüne kadar kendi getirdi.

**

Birkaç gün geçti. Benim bekçi aradı. Diyor ki; ‘patronum, gözlemlerinizi ve bilginizi müşteriyle paylaştığınız için beni azarladı. Bunları bir rapor olarak onlara satacakmış. Beni işten çıkardı’.

Kadın sadece bir vodoo bebeğiydi. İğneler benim için ona saplanmıştı.

‘Konuşursanız söyleyin hiçbir alacağımız vereceğimiz yok, buyursun müşterisiyle bildiği gibi devam etsin’ dedim.

Bir daha ne Nuri Kantar, ne vudu kadını, ne çalışanını azarlayan danışmanlık firmasının hakkında bir şey duydum. Herkes boş kubbede kayboldu gitti.

İş anıları

Bitmeyen iş

Çok büyük bir kurumdu. Proje de olacak iş değildi; hedefi muğlak, bir tane yaşanmış örneği yok. Üstelik gizli gündemli; sonuçlarını, yukarısı, kendi sorununu çözmek için kullanacak.

Niye girmiştim ben o işe Allahım?

Neyse anlatayım.

İlk umudum -her zamanki can simidim- içeriden bir ekip oluşturmaktı. Geçici yönetici gibi; ‘hadi çocuklar, şimdi şöyle yapıyoruz’. Nerdee? Söylemişlerdi ama, bulamazsınız diye. Onlarca kişiyle görüşmeden sonra sadece bir buçuk kişi çıktı. Onlar bile tartışmalı; bin tane günlük işleri var ve kerhen ‘ee hadi ne yapılacaksa yapalım’ havasındalar. Ben yüküm.

Dönüş yok, devam.

İşin sahibi yönetici acayip detaycı. Takipçi. Bundan sonraki adımda tam ne olacak diyor. Yahu ben biliyor muyum? Ne önersem, bu bizde olmaz diyorlar. Mesela projenin ortalarında bir yerde tüm planladıklarımın bir sebepten dolayı orada mümkün olamayacağını anlatmışlardı. Öngörmem mümkün olmayan bir nedenden.

Öyle bir kör uçuştu.

Kendimi o kadar yalnız hissetmiştim ki. Kocaman bir kurum, karşısında ben: Don Kişot. Her tarafta yel değirmenleri. Atım uyuz. Yanımda bir Sanço Panza bile yok.

Sayısını unuttuğum defa gitmişimdir, bir kısmı boşu boşuna. Bir bakarım, benim bir buçuğun ‘buçuğu’ yıllık izne çıkmış. Gelir, bu defa kurumda o gün bir olay patlar, hepsi ona gömülürler, dokunamazsın.

Bütün bunlara rağmen tüm çabamı ve bildiklerimi koydum, 4-5 ayda ortaya bir sonuç çıktı.

Dediler ki, hadi şimdi bunu hayata geçireceğiz.

Yahu işin o kısmının bir sürü diplomatik yanı var. Üst yönetime anlatılacak, bilmediğim niyetlerle yapılan itirazlarla boğuşulacak.

Bir yerde koptum. Yok dedim, beni aştı. Size söz, sınırsız süre için projeyi düzeltirim, geliştiririm, gerektiği kadar ek çalışırım ama içeride satışını ben yapamam.

Azat ettiler.

Sonra duydum ki, satamamışlar, rafa kalkmış.

İş anıları

Bir iflas erteleme çeşidi

10 yıl oluyor. Artık rölantideydim. Meslek tarzımı değiştirmeye çalıştığım zamanlar. Yoğun eğitmenliği bitirmek istiyordum. Blogun fikir temelleri atılmış, hazırlıklar sürüyor. Şirketimi kapattım, serbest meslek mükellefi oldum. Niyet belli de, bir şeyler daha tam oturmamış.

İK’ya aşina olanlar bilir, bir sürü küçük danışmanlık firması vardır piyasada. Sayamazsınız bile. Çoğunun bir uzmanlığı yoktur, ne iş çıkarsa. Çapariyle balık avlamak gibi, tüye gelenlerle çark bazen döner, bazen dönmez. Bunlardan biri, bir sürü iğneli oltasına bir de eğitim takmış. Oturtmuş telefonun başına iki genç çocuk, sabahtan akşama telefonla satış yapıyorlar.

Eğitmen falan yok ortada, iş çıkarsa islim arkadan gelecek. O zaman bakacak bulacaklar bir yarıcı.

Birgün çok büyük balık vurmuş. Denk gelmiş. Muhtemelen biraz ilişkiler de vardır işin içinde. Koskoca bir holdingin tüm yöneticilerini kapsayan, günlerce sürecek, birkaç yüz kişiyi hedefleyen bir program. Telaş olmuş tabii, kim yapacak diye.

Bana sormuşlardı, ‘belki kabul etmezsiniz ama gene de bir sormak istedik’ diye.

Hadi dedim kendi kendime, bir altın vuruş yapalım. Zor proje, yoracak beni, ama dişime de uygun. Son büyük eğitim projem olsun, peki dedim. Sonra yeni hayatıma geçerim.

Yaptım. İyi de oldu.

Bünyem sağlamdır, ağır eğitim tempolarına alışkınımdır ama gerçekten bir maratondu.

İşim bitti. İK firmasının eti ne butu ne dedim, tahsil etsin paramı öyle alırım, sıkboğaz etmeyeyim. Bekle Allah bekle. Haftalar geçti. Birkaç kez sordum, biz de bekliyoruz dediler.

Galiba 3 ay geçti.

İsyan ettim artık. Bir mail yazdım sahibine. Ben holdingle temasa geçiyorum, oradaki tüm yönetimi tanıyorum, haberiniz olsun dedim.

Yapmayın, onlar ödedi dedi.

Meğerse çoktan almış. O kadar dardaymış ki, dağıtmış parayı. Yarım maaşlar, hacizler için avans, ofis kirasının bir kısmı, benim emeğim uçmuş gitmiş.

Çıldırdım. Hakaretsiz, onur kırmadan, hazmı zor bir mail yazdım.

İki gün içinde hepsini ödedi. Nereden buldu bilmiyorum. Kim bilir, belki ben de başkasının hakkını aldım.

Bugün bu yazıyı yazmadan web sitesine bakayım, ne yapıyorlar acaba dedim. Kullanım dışıdır diye yazı çıktı.

Mazi olmuş gitmiş yani.