İş anıları

1970’lerle bir karşılaştırma

1974-1978: İstanbul Hukuk.

Hafızamda çakılmış gibi duran sahnelerden bir potpuri yapayım size. Sonra bugünle kıyaslarız.

Hiç sosyolojik analizlere girmeyeceğim. Yakın tarih ödevi yazmıyorum.

Hashtag’leri torba olarak şuraya koyayım; siz içinden istediğinizi alır sahibiyle eşleştirirsiniz. Aşağı sarkan bıyık uçları, haki parka ve postalımsılar, sol yumruk, kurt işareti, sloganlar, dayak, frukolar, yürüyüşler, baskınlar, işgaller, sopa, silah, cinayet, suikast, milliyetçi cephe, Türkeş, Ülkü Ocakları, sol fraksiyonlar..

Birkaç kopuk kopuk anı:

Bir defasında ders yapılırken büyük amfiye baskın yapılmıştı. Hocayı dışarı çıkarıp bizi de koyun sürüsü gibi Eminönü’ne kadar zorla slogan attırarak yürütmüşlerdi.

Bir defasında İstanbul Üniversitesi’nin merkez binasını işgal etmişlerdi, içeride mahsur kalmıştık. 10 saat falan. Gece gidebilmiştim eve.

Beyazıt meydanında grup halinde yürüyen solcuların üzerine bomba atmışlardı. Ölenler olmuştu.

Gidilen yerler net ayrıydı: Çınaraltı ve Küllük. Bunlardan birisine takılmak solcu veya ülkücü olmak demekti. O kadar basitti.

Haftalarca okula gidemediğimizi hatırlarım. Zırt pırt dersler iptal edilirdi. 3’üncü ve 4’üncü sınıfı açık öğretim gibi geçmiştik. Kitaptan çalışıp sınava girerdik.

Bende bıraktığı tadı söyleyeyim: Bu mutlak bir bölünmeydi. Umutsuzluk demedim, düşman işgali altında hayatı devam ettirmek gibi bir şey. En önemli refleks hayatta kalmayı başarmaktı. Yakalanma, ölme, dayak yeme, tarafını seç ve hayatına devam et. Mutlak bir amaç netliği ve savunma güdüsü vardı.

2002 sonrasının uzun vadeli çok net bir misyonu var: Topluma format atmak. Öyle primitif sokak savaşları yok artık. Matrix’vari bir örgü var. Artık sineklerle uğraşılmıyor, kaynağa iniliyor. Faust türevi bir senaryo bu. Bu oyunda âni ölünmüyor, kurbağanın suyu yavaşça ısınıyor. Sanal özgürlük içinde zihinlerin tutsaklığı var (Gezi’nin bozulmamış anlamı bunun farkındalığıydı). Neredeyse bilimkurgusal bir zamandan geçiyoruz: Fark edip reddedersen yalnızlığa ve azınlığa sürükleniyorsun. Çoğunluk sisteme uymayı seçmiş, onlar ödüllendiriliyor. Yani bu defa mücadele kendimizle: Birey olup olmamak. Yoksa kavga edecek kimse yok.

Bana hangi dönem daha kötü diyorlar.

Birisinde kabile savaşlarında birbirimizi öldürüyorduk.
Burada görmediğimiz tanrılar ruhumuzu esir alıyor.
Azınlıklar, inanmış bir çoğunluğa karşı.

Bir tanesi onurlu ama boşuna ölüm.
Öbürü karbon monoksitten kolay ve fark etmeden ölüm.

Neyle neyi karşılaştıracaksın?

İş anıları

Kangi’ye Requiem

D.17 Eylül 2007-Ö.18 Aralık 2013

Bir yıl oldu. Paylaşmaya ihtiyacım var şu anda.

Kangi’yi alıp gelmeden kitaplardan okuyup hazırlanmıştım. Bir sürü şey biliyordum. Mesela Tamer Dodurka hoca Köpek Psikolojisi kitabında ufak ufak ısırır demişti. Bütün kıyafetlerimde delgeçle delinmiş gibi delikler olmuştu. Dayanamayıp çok bağırmışımdır. Demek ki bilgi hiçbir şeymiş. Okumakla hayal edemiyorsunuz, yaşanmışlığın dataları bir başka.

Kangi yalnız yaşadı. Ne kardeş, ne arkadaş. Sadece ben. Üzerine titrerdim. Sonra bir gün kolunu yalamaya başladı. Obsesif bir şekilde. Saatlerce, günlerce. Yara yaptı. Veterinerin yapacağı bir şey yok. Oyalayın diyor. Sıkılan köpekler yapar diyor. Böyle devam ederse kangren olur kolunu kurtaramayız diyor. Büyük bir karar verdim birgün: Kolunu asla kestirmem, madem bu kadar sıkıldı, yaşamını değiştireceğim. Açtım bahçenin kapısını, git hadi hayata dedim. Git. Git kaderini yaşa. İnanamamıştı, açık kapıdan bir süre çıkmamıştı. Sonra yeni düzene geçmiştik, istediği kadar dolaşıp geliyordu. Riskliydi ama yalamayı da bırakmıştı. Ne olursa olsun kararımla ve onun dönüşleriyle hep gurur duydum. Demek ki hayatlarımızı yaşamak zorundayız, kimsenin kimseyi bir noktadan sonra korumaya ne hakkı ne gücü yeter.

Bir ilkem var: Zincir hâşâ yok. Eh az da olsa evden uzaklaşma zamanlarım oluyor. İş seyahatları, kısa hafta sonu gidişleri. Bırakıyordum bahçede (duvarlar alçak, istese kolayca atlar giderdi). Aklım kalıyor muydu, kalıyordu. Her defasında sevgiyle kapıda karşıladı beni. Demek ki karşılıklı güven böylesine bir dilsiz iletişim.

Bahçe büyük değil. Bir kısmında sebze ekili. Azmettim Kangi’ye bunu anlatmayı. Alırdım rakımı otururdum domateslerin maydanozların dibine. Tam gerektiği anda hayır derdim. Sonunda ekili alana basmamayı anladı. Demek ki büyük bir sabır ve sevgiyle her şey anlatılabiliyor.

Kısacık hayatında sen eğittin beni Kangi.

Sen özelsin.

İş anıları

Bir anı öykü

(Bu yazı hiçbir kategorime girmez. Yazmayı çok istedim. Daha çok kendim için yapacağım.)

2014 başları. Bir karar verdim: Yıllardır sürünen blogumu şanlı bir şekilde ayağa kaldıracağım. O kadar farklı olmalı ki, bu görünümünden başlamalı. Bana hayalimdekini tasarlayacak ve kodlarını yazacak birisi lazım.

O kişiyi bulduğumu zannettim. Haftalarca süründürdü. Sonunda yapılanın içi ‘bug’ dolu. Ben bir şey yapıyorum, alâkâsız bir yeri sapıtıyor. Yapan kaçtı. Çaresizim, bunaldım.

Yeniden ayağa kalktım. Evet.. Eskisi acımadan çöpe atılacak, özel sipariş hayalinden vazgeçilecek ve adam gibi işleyen orijinal bir şablon bulunacak.

O zaman aklıma bir şey geldi; Benim butik bir hosting şirketim var. Neden yeni birisini bulmak için onlardan referans almıyorum?

Ve bir isim geldi: Serdar Özbayrak. Dediler ki, ‘o halleder’.

Bundan sonrasını çok dikkatli okuyun. Aradım. Açmadı. SMS yazdım. Ta ertesi gün e-mail’le döndü. Peki yaparım dedi.

Bir sürü şablon çeşidine baktım, bazılarını seçtim, isimlerini gönderdim. Gayet sakin bir cevap geldi: Hiçbiri olmaz! Tek tek her birinin zaaflarını anlatmış.

Benim önerim bu dedi (bugün kullandığım). 5 aydır hatalı adımlar atmaktan o kadar yorulmuşum ki, böyle bilinçli bir yol gösterme iyi geldi. Sonra Serdar’dan ses yok. Mail’lerime cevap vermiyor. Tam kızmaya başladım, çıkıverdi: ‘Yoktum, ilgilenemedim, pardon’.

Birkaç günde Serdar blogu toparladı. Eski yazılarımı nakletti. İş bitiverdi. İstediği gayet makul parayı banka hesabına gönderdim ve dedim ki, sana aydan aya küçük ödemelere devam edeyim, gel şu blogda biraz oynayalım. Bir sürü vıdık vıdık değişiklik istedim.

Hoop Serdar gene kayboldu. Tam başkasını nereden bulacağım derken ses geldi: Evet neler istemiştiniz? Hepsini yaptı bir günde. Para? ‘Yok istemem. Asıl işin parçası sayılır.’

Sonra başladım blogumu tepe tepe kullanmaya. Keyifle. Sorunsuz.  Aylar geçti, WordPress bir hatırlatma mesajı gönderdi: Site yöneticinize haber verin, yeni sürüm yayınlandı. Hadi dedim kendim yapmayayım, yazıların nasıl korumaya alınacağını bilmiyorum, yanlışlıkla bir şeyler kaybolmasın. Serdar halleder. Gene cevap yok. Biraz bekleyeyim döner dedim. Bu defa yok.

Onu öneren kişiye sordum nerede diye. Serdar 15 gün önce kanserden ölmüş. Bana cevap veremediği zamanlar da kemoterapi zamanlarıymış.  Benim, yüzünü hiç görmediğim mükemmel bir uzmandan kalan bir blogum var biliyor musunuz? Blogumu her kullandığımda onun ruhunu anacağım.

İş anıları

Ben nasıl avukatlıktan İK’cılığa geçtim?

80’lerin başı. Garanti’de çömez bir avukatım. Öteki çakal avukatlar (kendilerine böyle diyorlardı) beni itip kakıyor. Olay rutin. Sürekli İstanbul 6’ncı İcra’ya gidiyorum. İşim; dosya çıkarttırmak, talep açmak, hacze gitmek, arada bir mal kaldırmak, çoğunlukla yeddiemin diye kendilerine bırakmak, aciz belgesi almak için uğraşmak.

Birgün Bahçekapı’daki Eğitim Müdürlüğünden teklif geldi: Hukuk eğitmeni olur musun? İhtiyaç da şubelerde çok sık yaşanan bir sorundan çıkmış: İcra İflas Kanunu md.89 diye bir bela var. Bankanın mudilerinin başkalarına borcundan dolayı mevduatlarına haciz konması. Şimdi sıkmayayım sizi, orada 7 gün içinde bankanın -hesapta parası var ya da yok diye- cevap zorunluluğu var. Atlarsak ödemek zorunda kalıyoruz. Şubeler 7 günü kaçırıyormuş, bir sürü ödeme yapmak zorunda kalmışız. Teftiş o kadar bu hatayla karşılaşmış ki, şubelere anlatılması şart olmuş. Atladım tabi. Hazırladım mumlu teksirlerle ders notları, başladık. Ama sorun bitmedi sürüyor. Yapılan hataları durduramıyoruz. Bu defa bana yürü şubelerde anlatacaksın dediler. Akşam mesai bitiminde kapatıyoruz şubenin kapısını, millet toplanıyor, anlatıyorum, bakın 89 böyle savuşturulur diye. Bu arada bana öyle sorular soruyorlar ki, hukukla alakasız. Yok bunu yöneticileri kendilerine söylememiş, kim sorumluymuş? Yok yöneticileri yanlış talimat vermiş, bunu kiminle paylaşmalıymış? Bu insanlara nasıl daha çok yardımcı olabilirim diye Eğitim müdürüne sordum; yönetim hocamızla konuş dedi. O da bana “Sen bu işlerden anlamazsın, bu organizasyonel davranış diye bir dersin konusudur” dedi. Vaay, ipucu yakaladım. Başladım kitaplarını bulup okumaya. Yavaş yavaş -her defasında sorarak ve onaylatarak- derslerin içine o konuları kaynak yapmaya başladım. Bir an geldi anlattıklarımın çoğunluğu davranış konuları oldu. Velhasıl insanlar dersleri çok sevdiler. Ben de konuyu çok sevdim, çünkü gerçek ihtiyaçlara çözüm buluyordum. Sonuç, 4 yıl sonra geç eğitime dediler. Valla ne yalan söyleyeyim, bana banka avukatlığından daha hayatın içinden geldi. Hem de bir sürü saha deneyiminden sonra. Sonra birgün bir head hunter (muhtemelen öncelikle Fransızcam nedeniyle) Renault’da İK müdürlüğü önerdi. Sonra sevgili İbrahim Betil’in Bank Ekspres’inde İK Genel Müdür Yardımcılığı geldi.

O yıllar bankacılıkta Lale devri. Sektör o kadar kazanıyor ki, biz de bundan nasipleniyorduk. Yıllarca -bugün rüyamda göremeyeceğim- İK eğitimlerine gittim. Bir altın 15 yıl boyunca neredeyse bir Üniversite eğitimi kadar seminere ve kongrelere katılmışımdır. Yani sonunda pratik bir İK’cı oldum çıktım. O yıllarda herhalde birçok insan benim hukukçu olduğumu tahmin edemezdi.

Ya işte böyle. Her şey bir İcra İflas kanunu md.89’dan çıktı!