Kurum kültürleri üzerine alternatif yazı

Birinci Bölüm

Ne, nedir?

Kültürün tanımı için, konunun klasik bir sahibi olarak, Çiğdem Kağıtçıbaşı (İnsan ve İnsanlar, 18. Basım, 2016) ‘yaygın biçimde paylaşılan değerler, davranışlar veya ortak beklentilerdir’ der.

Değer; güç kökünden gelir, yani bir şeyin içimizden hak ettiğini düşündüğümüz karşılığı.

Değerler, aslında birer tutumdur.

Tutum; bilişsel, duygusal ve davranışsal bileşenlerden oluşan eğilimler olarak tanımlanır.

Bilişsel bileşen, zihinsel bir düşünme faaliyetidir.

Duygusal bileşen tartışmalı.

Hormonların yol açtığı fiziksel tepkiler/değişimlerdir diyen var (James&Lange teorisi), düşünme eyleminin başlattığı bir nörotransmitter salınımıdır diyen var (Schacter-Singer teorisi), doğuştan ve evrimsel olarak nesilden nesile aktarılır diyen var (Jung ve Ekman teorisi), çevreye uyum sağlamak için temel duygulardan sürekli ürettiğimiz yeni içsel durumlardır diyen var (Plutchik teorisi).

Davranış; bir uyarıcıya tepki olarak (bu uyarıcı genellikle bir tutumdur), gözlenebilen bedensel dışa yansımalardır.

‘Ortak beklentiler’ terimine gelince, o da yabancı tanımlarda ‘beliefs’ olarak geçer (‘confidence, esteem’ ~ inanma, güvenilirlik).

İsterseniz sonuçta şöyle diyelim: Kültür, ortak bellekteki verilerin, ortak tutum ve davranışlara yol açmasıdır.

Bu bilgi şunun için önemli. Drucker’ın meşhur pragmatik sözüdür, şirket kültürlerini değiştiremezsiniz, onunla yaşamayı öğrenin diye. Herhalde şunu düşünüp söylemişti, kolektif bellek o kadar derinde ve sağlamdır ki, oraya ulaşamazsınız bile. Onu bastırıp üzerine istediğiniz gibi yenilerini eklemeye gücünüz yetmez, çünkü o yavaş ve uzun bir birikimin sonucudur.

İkinci Bölüm

Semptomlar ve tanı

Kültür, çıplak gözle görünür. Ofisin içindeki her ayrıntı bir izdüşümüdür.

İnsanların yüz ifadeleri, alışkanlıkları, tarzları, giyimleri birer yansımadır.

İK’nın tüm uygulamaları, iç iletişim üslubu, birer kültürel ipucudur (işe alma ve işten çıkarma süreçleri gibi).

Tanı hem kolay, hem operasyonel açıdan biraz zahmetlidir. Kilit kavram: Tutum envanteri. O envanter ne istenmişse onu ölçer, onun için ilk adım neyi bilmek istediğini bilmek! Ölçmeciler buna boyut der: Hangi boyutları ölçmek istiyoruz?

Buna kim karar verir? Bunun cevabı da mevcut kültürün içinde saklı: Başka bir sürü şeye nasıl karar veriliyorsa öyle karar verilir.

Ölçülmesi istenen boyutların optimum bir sayısı olmak zorundadır (6-12), bu da demektir ki, bazı kolektif tutumları bilmekten vazgeçeceğiz. Bu bir önceliklendirme meselesi; acil ve yararlı olan en başa!

Klasik ölçmeci vazgeçilmezlerine fazla girmek istemiyorum; envanterin geçerlilik-güvenilirlik testleri gibi. Bu aşamada tanı sonucunu etkileyen birçok faktör olabilir: İfadelerin seçimi, envanteri cevaplayanların anonimliğinin sağlanması.. Zor işler değil, sadece ayrıntılı ve uğraşmalı.

Envanter bize, ölçtüğümüz boyutlardaki genel tutumların yaygınlığını ve şiddetini (gücünü mü demeliydim?) verir. Ha bir de, kişilerin değil ama, kurum içindeki segmentlere göre tutumları verir (departmanlar, hatta bilgilerde sormuşsak demografik özelliklere göre dağılım).

Yapacak bir tek şey kalır: Bulguları, ışıklı röntgen panosuna takar gibi, çeşitli grafiklerle karşımıza alıp ne yapmak istediğimize karar vermek.

Üçüncü Bölüm

Kültürleri yönlendirmek için yöntemler

Yönetmek demedim, yönlendirmek. İçinde şu anlamı barındırıyor: Suyun yatağını suni yollarla hızlı değiştirmek için uğraşırız ama sonucu garanti edemeyiz, ya başarısız oluruz, ya bir mutasyona yol açarız. Ortaya istemediğimiz bir bozuk gen de çıkabilir.

Lider, misyonu tek başına üstlenebilir. Bunu bir kan davası haline getirirse, yeterince de güçlüyse, önce yakın çevresindeki rol modelleriyle ‘kendini çoğaltmaya başlayabilir’.

Baştan aşağı süreçlerle oynanabilir. Arka planda hep yeni değerleri hesaba katarak. Yeni bir işletim sistemi versiyonu yüklemek gibi bir şey. Süreçler, açıkça şöyle düşünün demez ama mantığı açıkça belli oluyorsa, liderin yerine sistem zorlar.

Duygusal hızlandırıcılar kullanılabilir. Mesela belirsiz zamanlardaki sürpriz ödül ve cezalarla (onaylanmama gibi modern ceza kavramından bahsediyorum) Skinner’ın pekiştirmesi.

Temel bir tutum değişimi kanunu vardır sosyal psikolojide: Yeni tutumun, bellekteki eski tutumun yerini alabilmesi için en az onunla aynı güçte olması gerekir. Buna dayanarak çok kolaylıkla şunu söyleyebiliriz: Kültürel değişim amaçlı eğitimler belki yardımcı olur ama yetmez. Eğitim, gribi iyileştirmek için antihistaminik etkisi yapar; virüsü etkilemez, geçici olarak semptomları baskılar.

Bu kadar dirençli oldukları için aslında kültürler bizi yönetiyor.

Yönetim üzerine triloji

İyi, kötü ve nasıl değerlendireceğimi bilemediğim gerçek vakalar.

Her biri anı yazısı da olabilirdi, ama hadi anıları, bende duygusu kalanlara ayıralım.

Bunlara yakından tanığım ama hepsini ben yaşamadım. Benim olanları anlarsınız zaten.

Çekirdek çitleyerek okumalık.

Takdir ettiklerim:

• Rakip kurumdan önemli birisini transfer etmiştim. Genel müdürleri bizim yönetim kurulu başkanını aramış beni şikayet etmek için. Bizimkinin ona cevabı: ‘Bilgim dışında bir konu, yöneticilerimin işine bu ayrıntıda müdahale etmem’. Bana dediği: ‘Bildiğin gibi devam et ama hassas durumları değerlendir’.

• Projeyi planladığım zamanda yetiştirememiştim. Haklı olduğumu düşündüğüm gerekçelerim vardı. Bana eleştiri: ‘Haklılık haksızlık konusu değil, öngörü hatası bu. Her şeyi hesaba katmalıydın, B planın hazır olmalıydı.’

• Bir trendden etkilenmiştim; Dünyada seçmeli yan haklar yükselişteydi. Maliyetleri ayrıntılı hesaplattım, bir sunum hazırladım. Yönetim komitesi dinledi; birisi şunu sordu: ‘Şu anda piyasa iyi, tersine dönerse bunlardan nasıl geri döneceksin? Kötü gün alternatifin var mı?’ Kendi cevabımı beğenmedim, oraya yeterli çalışmamıştım.

• MT’lerin en parlak dönemi. Kurumlar, MT eğitimi kalitesinde neredeyse rekabetteler. Eğitim fırsatıyla en iyileri çekmeye çalışıyorlar. Bir kişinin eğitim maliyeti yüksek. Eğitimini tamamlayanlardan istifa edenler çoğalmaya başladı. Başka bir yere geçiveriyorlar. Sözleşmeyle yüksek tazminat yükümlülüğü koyalım dendi. Bir kişi karşı çıkmıştı: ‘Zorla çalıştırmaktan hayır gelmez, eğitim maliyetlerinde neleri düşürebileceğimize bakalım, daha çok MT alalım, giden gitsin kalanlar bize yeter, bu bile tek başına bizi farklı kılar, tercih sebebi oluruz’ demişti.

• İK’ya yönetici alınmıştı. Sözleşmesini imzalamıştı. Yeni işinin CEO’su, önceki yerin CEO’sunu arayıp ‘işinizin aksamaması için önleminizi alıncaya kadar o kişiyi almayacağız, gereken hazırlığınızı yapın, siz tamam deyinceye kadar çalışmaya devam etsin, bekleriz’ demişti.

Beğenmediklerim:

• CEO, yardımcılarıyla gün sonlarında sohbet ederdi. Odasında dolapta viskileri vardı. Karşılıklı meşin köşe koltuklarına otururlar, doğaçlama her şeyden bahsedilirdi. Arada doğal olarak o kişinin ekibinden ne kadar memnun olduğuna da girilirdi. Ama bu kadarla kalmazdı, öteki genel müdür yardımcılarının performanslarını da sorardı. Sohbetle karışık eşitinin değerlendirmesini yaptırırdı.

• Verim toplantısı diye bir şey var. Hedeflerin ne kadar gerçekleştiği, karlılıklar konuşulur. Herkes için o toplantılar kabusa dönüşmüştü çünkü yöneticileri öfkeleniyor, bağırıyordu. Şahsınıza değil sözüm diyordu ama öyle olmuyordu işte. O gün yaklaştıkça sağlıkları bozuluyordu.

• Ekibindeki her kişinin hayatındaki her ayrıntıya hâkimdi. Evde ne sorunu var, nasıl bir hayatı var hepsini bilirdi. İK’ya güvenmezdi. Kendi işini kendi hallederdi. Çalışanını kendi bulur, kendi seçer, hatta ücretini belirlerdi. Eğitimlere yollamazdı, vakit kaybı derdi, sadece kendi seçtiği eğitimin aldırılmasını isterdi. Şirketin içinde kurtarılmış bölge gibiydi. İş sonuçlarının başarısından dolayı yönetimin gözünde imtiyazlıydı, yaptıklarına göz yumarlardı.

• Başka işe geçen bir üst düzey yöneticiydi. Kısa zaman içinde eski işinden kimi tanıyorsa aldı. O kadar çoğaldılar ki, yeni yerin ortasına eski şirketleri taşınmış gibi oldu. Eski iş alışkanlıklarını devam ettiriyorlardı. Asla yeni şirketi benimsemediler, getto gibi sürdürdüler hayatlarını.

• Her yeni pozisyon açığı olduğunda İK’ya -resmi olmayan şekilde- talebini şöyle iletiyordu: Şu okuldan olacak, öyle olmayanı bana yollamayın. Bu bildiğim tek kişi değildi; birisi liseci, birisi üniversiteci. Hemşehri dayanışmasının versiyonu.

• Duygusal bir üst yöneticiydi. Gücenir, kızar, küçümser, beğenir, soğur, herkesi farklı sever.. ve bunu önüne gelenle paylaşırdı. Komşuya sabah kahvesine gitmiş gibi. Hiç düşünmezdi, bu sözler döner dolaşır sahibine gider, sonra bin tane soruna yol açardı.

• O kadar büyük bir egosu vardı ki, hiç susmazdı. Hep o konuşurdu. Hep anlatacağı, başarılı olduğu bir şeyler vardı. Eğitmen olarak eğitimlerin geribildirimini vermek için her odasına gidişimde ağzımı açabildiğimi hatırlamıyorum. Şu anda hiç hatırlamadığım başarılarını dinler, çayımı içer çıkardım.

İyi mi, kötü mü, emin olamadıklarım:

• Önemli bir eğitim ihtiyacı doğmuştu. Niş bir konuydu. Halletmem istendi. Soruşturdum, bir isme ulaştım. Konuştuk, tarih belirledik. O gün sınıfta -haklı haksız hiç bilemeyeceğim sebeplerle- fırça atmadığı kalmamış. Tüm katılımcılar tepkili. Bana demişlerdi ki, ‘hiç mi bu yönünü araştırmadın? Ya da ‘neden bir süre sınıfa girip dinlemedin ve duruma el koymadın?’

• Pratik bir tepe yöneticiydi. İş bitiriciydi. Tam sonuç odaklı. Ara yönetici falan tanımazdı, kime ne söylemesi lazımsa açar telefonu bizzat söylerdi. Astı bilgi vermezse, bazen en son yöneticisi duyardı. Ama iş de hallolmuş olurdu.

• Performans ölçmeye inanmazdı, sürpriz ödüllendirmeye inanırdı. Sıradışı bir başarıyla karşılaştığında ânında ödüllendirirdi. Hatta kurum içinde efsane gibi öyküler dolaşırdı, birinin yaptığını çok beğenmiş, hesabına 5.000$ yatırtmış diye. Öyle bir noktaya gelinmişti ki, yaptığının başarılı olduğuna inananlar hesaplarına bakarlardı bir şey yatırılmış mı diye.

• En önemli değeri sadakattı. Çamurdan olsun, sadık olsun. On yıllar boyunca değişmeyen, en kilit noktalara getirdiği kemik kadrosunun ortak paydası buydu.

Nasıl?

Bir yerde uzun çalışma üzerine alternatif yazı

Size flipped anlatayım mı? Ters yüz gidelim; önce gerçek vakalar, sonra onlardan sonuç çıkarma.

Birçok kişi, çaresizlikten bir yerde uzun zamanlar çalışır. Dışarısı soğuk, belirsiz. Daha kötüsü de olabilir. Ya pişman olursa? Hem burada ona git diyen yok. Kişilik özellikleri, ailesinden gördüğü, ağırlaştırıcı sebep. Standart krizler, mücbir sebep.

Kamu (birkaç yıl öncesine kadar), çok uluslular, belli kurumsal yerler ve bazı sektörler bir koza kültürü yaratmıştır. Bir tür yeşil reçeteli etki. Orpheus’un kırmızı hapını verirler. Oradakiler çıkamaz.

Bir yerde uzun kalmanın anlatması zor bir nedeni daha var: İstemeden zamanın geçivermesi. Gıdım gıdım ertelemek. Hep şöyle derler; bitti, yeter, gitmez böyle, şu zamanın sonunda gidiyorum. Sonra hep farklı (ki o bağlamda doğrudur), geçici olarak vazgeçme nedenleri çıkar. Yeni tarih hedefi konur. Sonra bir bakılır ki on yıllar geçivermiş.

Fazla meşguliyet, aşırı tempo, narkoz öncesi sakinleştiriciyle aynı etkiyi yapar. Uyanıksınızdır ama hiçbir şey umurunuzda değildir. Değil yıllar, o anda akşamı getirmek önemlidir. Böyle böyle zaman akar.

Herkesin hesabı kitabı olur. Menfaat denklemleri vardır. Kişisel kalma nedenleri, kurumun manipüle edebileceğinin çok daha derininde, kılcalların içindedir. Hesaplamışlar, dip satırda öyle çıkmıştır. Dışarıdan anlayamazsınız. Bilerek ve isteyerek devam ediyorlardır. Onlar için, o anda en uygunu budur da ondan. En bilinen örneği, üst pozisyonların çıkmazıdır; oralarda kımıldama şansı çok azdır.

Nesli tükenmiş bir türün tek tük örnekleri hâlâ var: Homo Fidelis (Latince sadakat demek). Buna tencere-kapak semptomu da diyebilirsiniz. Birisi vardır kaderinizi bağladığınız; o nereye, siz oraya. Kurum değil, o kişi önemlidir. O kalırsa, kalınır.

Sonuç…

Bir yerde uzun çalışmanın nedenleri ancak bulanık mantıkla (fuzzy logic) açıklanır. Bir tür bugünkü yapay zeka algoritması; sürekli değişir, öğrenir, karar verir. Yani kalan tarafından dahi baştan öngörülebilir bir şey değildir.

Genellenemez. Onun için çalışanları elde tutma planları kişisel nedenlerin yanında çok kaba kalır. Körlemesine, radarsız ağ atmaya benzer.

Hep uzun göç yürüyüşleri aklıma gelir. Kim bilir kimler ulaşacaktır?

İK kimin yanında?

İK ile en ufak alakası olmayan, sert dilli, popüler bir Twitter yazarı, bilmem ne holdingin İK direktörü çalışanları hiçe sayan bir söz etmiş de, oradan genelleme yapıyor: İK zaten patronun yandaşıdır diye.

Bi dakika.. bi dakika.. İK’cılar dövülecekse ben döverim.

İyi tanıdığım birisi o kurumda İK’yı kurdu. Sonra şu son zamanlardaki zor döneme girdiler, küçülmeler falan. Şimdi o bir yangın söndürücü. Nerede, ne lazımsa el atıyor, çünkü her işin biraz içindeydi zaten. Dinlemiyor alan dışılık. Gereğinde işten çıkarmalara itiraz ediyor. Çıkarmak kolay, yeniden bulmak bize daha pahalıya patlar, dayanalım diyor, rakamlarla kanıtlıyor, sözünü dinletiyor.

Bir başkası anlamış ki, o patronla İK olmaz, akıntıya karşı yüzmüyor. Dibine kadar özlüğe vurmuş. İşinin virtüözü (bilmeyene not, bir müzik aletini ustaca çalan). Bir iş hukukçusu, bir SGK müfettişi kadar biliyor. Başka İK’sal hiçbir şeye yeltenmiyor bile. Çünkü sadece ona ihtiyaç olduğunu görmüş. Gereğini yapıyor.

Birisi sadece işe alıyor. Çünkü öyle bir yerde ki, sistem insan öğütüyor. Her türlü insana ihtiyaç var, sahaya asker gönderilmeli. Onlara İK falan işlemez. İK’yı, saha yöneticilerine havale etmişler, onlar ‘beylerbeyi’ usulü bildiği gibi yapıyor. Amerika’da burgerciler buna döner kapı stratejisi derler. Alan memnun, satan memnun.

Birisi çok ulusluda çalışıyor. Eli kolu bağlı. Patron falan yok ortada. Onun patronu Matrix. Kendi de Morpheus. Sistemi görmüş anlamış. Orada kimse kimsenin adamı değil.

Birisinin patronu romantiğin teki; onun da üstünde bilinen ama görünmeyen güçler var. Patron, kendi kendine İK’sal şeyler icat ediyor. Gerçekten iyi bir insan ama gerçek İK’nın işlevini anlayacak olgunlukta değil. Orada yapacak tek şey uyum; salacaksın kendini akıntıya, oohhh.

Gördünüz , İK diye bir şey yok, İK’lar var.

Yok öyle kıt genellemeler gerçek hayatta. Bu bahsettiğim İK’cıların her biri zor bir şey başarıyor aslında. İK’da Robin Hood’luk yok, tamam. Fena halde yandaşlar var, bu da tamam.

Ama o sabit bir iş değil, içi öykülerle dolu.

Yaa işte böyle fenomen efendi.

Hukuk öğrencilerinin CV’si

Avukatlık stajı için başvuru mevsimi geldi. Hem yasal, hem yaz stajları.

Yıllardır alışkanlık olmuştu, Hukuk Kulübü beni davet eder, ben de CV nasıl hazırlanır anlatırdım.

Söz uçar. Ama şimdi bu kalacak:)

**

1- CV şablonu. Evet, hazır bir form bulun Google’dan. Bakın, düşünün, beğenin işte. Sade, kolay okunur olsun. Kendiniz tasarlamaya kalkmayın. Gerekirse beğendiğiniz şablonlar arasında seçim yapmak için birkaç kişiden görüş alın.

2- Mesleki amaç bölümünü -isterseniz- ciddiye alın (yasal stajyer adayları için tabii). Şart değil ama yapacağım diyorsanız, önce şunu kendinize cevaplamanız lazım: Ayırt edilmenizi sağlayacak ne sözünüz olabilir? Gerçek örnekler: Birisi, lisedeki basketbol şampiyonluğunda takım kaptanlığını söylemişti. Birisi, iki anadilinden bahsetmişti. Birisi, sıradışı BT (bilişim teknolojisi) bilgisini anlatmıştı, uygulama yazacak kadar kodlama biliyordu. Birisi, çift anadal yaptığını ve gerekçelerini anlatmıştı. Bunları bir amaca bağlayın: Araştırma yapmak istediğiniz alan.. mesleğinizde kullanabileceğiniz bir yetenek..

Söylemeye değer bir sözünüz varsa, bunu bir video CV ile yapmanızı da öneririm. Uygulamaları var, kolay. Geleceğin avukatının kendini nasıl ifade ettiğini bir link’e tıklayarak görmek ilginç olabilir.

3- Profilinizin ne tür bir büroya uyduğunu tahmin ediyorsunuzdur. Şayet hedefiniz ‘law firm’ tarzı bir yerse, ilk yapılacak şey İngilizce seviyenizi IELTS veya TOEFL’la belgelemektir. Asla kendi değerlendirmeniz olmaz. Önceden varsa, iki yıldan eski olmamasına bakın.

4- GPA, hem tek başına bir eleme sebebi değil, hem çok önemli. Sınavlar bitmemiş dahi olsa, o âna kadarki not ortalaması gerekli. Dikkat edin, tahminî demedim, gerçek dedim.

5- Daha önce nerelerde yaz stajı yaptığınız önemli. Bazı bürolar okul gibi. İlginç buluyorsanız, stajdaki çalışmalar da bir ek açıklama olabilir.

6- Moot Court’lar önemli; ama o kadar çeşitlendi ki, hangisi olduğunu ve ne aşamaya kadar geldiğinizi anlaşılır bir şekilde belirtmelisiniz.

7- Erasmus, bazen yararlı, bazen o kadar önemli olmayabiliyor. Nerede yapıldı, hangi dersler alındı, hangileri sayıldı belirtin; mülakatı yapan düşünsün konuşmaya değer olup olmadığını.

8- Bir hocaya gönüllü asistanlık yaptıysanız, size neler yaptırdığını anlatın.

9- Hukukta okuyanlar arasında çok az rastlıyorum ama yandal özellikle ayrıntılı belirtilmesi gereken bir konu.

10- Blogunuzda, büroların veya okulların web sitelerinde yayımlanmış araştırmalarınız, yayımlanmamış ‘paper’larınız başlığıyla CV’de yer almalı.

11- Pro bono çalışmalarınız, STK etkinlikleriniz, ilgi alanlarınız.. bunlar size kalmış.

12- Bazı şablon CV’lerde, beceriler, yetkinlikler gibi bir bölüm oluyor; bunun bizde anlaşıldığını ve önem verildiğini sanmıyorum. Hatta ‘dolgu’ olarak görüldüğü için irite edici bile olabiliyor.

13- Staj başvurularında kimse referans istemez, gerek yok.

Birkaç püf noktası:

• Puntoya dikkat, standartın altına inmeyin. Arial veya Times New Roman kullanın.

• Tek sayfa, en fazla iki sayfa olmalı. Daha fazla değil.

• Fotoğraf konusu tartışmalı. Size kalmış. Olacaksa, ne biyometrik, ne Facebook PP’si gibi olmalı. Hassas konu.

• Hobinizden bahsedecekseniz klişe olmasın! Yoksa yoktur. Kitap okumak, seyahat etmek, sinema-tiyatro hobi değildir.

• Kimse sizden bu aşamada uzmanlık alanınızı seçmiş olmanızı beklemiyor ama şunu da unutmayın: Herkese ‘Corporate’, ‘M&A’, ‘Banking&Finance’ yapacak kadar iş yok.

Stajyer başvurusu için hazırlanan CV, temel düzeyde LinkedIn formatı gibi bir şeydir. Belli şeylere bakılır, kimseyi ikna etmek için değildir. Onun için gerçekliği ve işlevi önemlidir, o kadar.