Bir İK Metodu olarak Coface Tiyatrosu

Coface, ortalama 60 kişinin çalıştığı, uluslar arası bir sigorta şirketi. 7 senedir, çalışanlarıyla her sene başka bir oyun sahneye koyuyorlar (*).

(…) Önyargıların temeli, dünyayı biz ve onlar şeklinde algılamaktır. Eğer ortak amaçlar yaratılırsa, bu ayırım ortadan kalkar ve işbirliği rekabetin önüne geçer (Sherif, Intergroup Conflict and Cooperation, Norman Oklahoma, 1961)

Her oyunda -sahne önü ve arkasında- en az şirketin yarısı görev alıyor. 7 farklı oyundan 2 tanesi çalışanlar tarafından yazıldı. Her iki oyunda da yazarlar baş rolü üstlendi.

(…) Grup üyeleri arasında eşgüdümlü işbirliği desteklenirse, grup çıkarları kişisel çıkarların önüne geçebilir. Sosyal değerlerin yönlendirilmesi, işbirliğine yönelimi hızlandırır (Brewer/Kramer, Choice Behaviour in Social Dilemmas, Journal of Social Psychology, 50, 1986).

Oyunlara giriş ücretsiz ve Toplum Gönüllüleri Vakfı’na (TOG) bağışları destekliyor (lobide bir bağış deski var).

Tutum, bireylerin, farkında oldukları bir obje ile ilgili değerlendirmesidir. Tutumlar aynı zamanda anlamlandırmayı da içerir ve o şeye duyulan ilgiyi ve algıyı artırır  (Kağıtçıbaşı, Günümüzde İnsan ve İnsanlar, 2010). Bu nedir biliyor musunuz: İşveren markası’nın açıklaması.

Bilmem anlatabildim mi?

(*) 24, 25, 26, 27 Aralık 2014, 20.30, FMV Işık Okulları Nişantaşı Kampüsü, Muvaffak Benderli salonu.

Swot out mu?

Şirket serçelerinin grup terapi süreci.

Her şeyi çözeceğine inanarak başlanan ama sonuç verdiği görülmemiş yöntem.

Az buçuk durumu özetleyen güya analiz.

Bunları ben demiyorum. Ekşi’den:)

Swot analizi yaklaşık 60 yaşında (4 Harvard’lı profesörün pek de müthiş olmayan buluşu).

Yıl sonları swot mevsimidir. Twitter dostum Ata Özdemirci de yazmam için ittirdi beni. Hadi kurcalayalım.

Hâlâ sürdürmek için gerekçeler olabilir:

  • Hiçbir analitik veri, insan yorumunun yerini tutamaz.
  •  Sayısal olmayan tam swot’luk veriler olabilir; kültürler, motivasyon..
  • Swot analizi terapötik (!) amaçlarla da yapılabilir; İnsanlar içindekini ortaya döksün diye.
  • Swot amaç değil, ondan sonra yapılacak strateji belirleme için bir araçtır.

Buna karşılık artık işlevini kaybettiği de söylenebilir:

  • Grup psikolojisi der ki, yoğun bilişsel faaliyet gerektiren konularda bireyler, küçük gruplardan daha verimlidir.
  • Grup etkileşimi diye bir şey var; Grup, kolayca uçlara kayabilir, ya da ortalamada uzlaşma eğilimi gösterebilir. Her ikisi de swot’u amacından uzaklaştırır.
  • Gizli gündemler swot’a izin vermez; katılanlar sonucu çok etkiler.
  • Swot’la bulunanlardan çok daha fazla bulgu her an zaten elimizin altında, bu ritüele ne gerek var?

Peki çözüm?

(Resim)

Çözüm olarak ortaya, swot’u tows adı altında stratejilerle bütünleştirmek atılmış: so stratejisi, wo stratejisi, st stratejisi, wt stratejisi.

Benim görüşüm biraz daha karmaşık: Kurum içi davranış analizi ve ciddi bir rakip/pazar araştırması yapmadan kendi kendine swot romantik kalır.

Yani swot’u bilinçli tüketiniz!

Kim bu yetenek?

Küçük bir şirket sahibi dostum var. Çalışan bağlılığından bahsediyorduk. ‘Herkesin bağlılığını kazanmak zorunda mıyız?’ dedim. Personel dönüşümü diye bir şey var, hatta bir yere kadar kan tazelenmesi sağlıklı bile. ‘Şu meşhur yeteneklerini teşhis edebilirsen onlara odaklan, nasılsa herkesi tutamazsın’ dedim. O da dedi ki: ‘Valla bana göre şirketin en az yarısı yetenek!’  Yarı dalga aslında şunu demiş oldu: ‘Hiç kimse o kadar odaklanmayı hak edecek anlamda yetenek değil, ya da yetenek kim ben bilmiyorum’.

O zaman yeteneğin kim olduğunu teşhis etmek şart oldu.

Yetenek kavramının karşılığı olarak İngilizcede 3 sözcük geçiyor: Talent, aptitude ve ability. Hadi şimdi ünitemiz etimoloji.

Talent, eskiden bir para tutarının adıymış. Hatırlamıyorum şimdi, bilmem kaç drahmi diye bir yerlerde okumuştum. TDK, ‘Kapasite ya da bir şeyi yapabilme yeteneği’ derken, birisini öteki insanlardan ayıran değer demek istiyor. Yani o para tutarının karşılığı olan kişi:)

Aptitude = Fitted, joined for a purpose demek. Bir amaca tam olarak uyan kimse.

Ability, habilitas’dan geliyor; ‘able’ (Fransızca: habile). Bir şeyi yapabilir nitelikte olan. İngilizcesinde h’sini uçurmuşlar.

Gördüğünüz gibi hepsi aynı kapıya çıkıyor: Herhangi bir şeyi yapabilme kapasitesi. O kadar.

O zaman arkadaşım haksız mı? O da işini ortalamanın biraz üstünde yapan herkese toptan yetenek diyor. İhtiyat payıyla çalışanlarının dörtte birini falan ıvır zıvır sebeplerden çıkarıyor, kalanını, kendi içlerinde ayrıca ayırt etmiyor.

Demek ki yetenek dediğimiz; ne parlak cv’si olanlar demek, ne bin tane süzgeçten geçirilip alınan yönetici adayları (MT’ler) demek, ne performans çan eğrisinin yıldızlar bölümündeki % 3’lük bölümü demek… Sadece kurumun çoğunluğu olan, işini normalden biraz iyi yapan insanlar demek.

Gitmeseler iyi olurdu tabi ama ortada imtiyazlı bir kitle yok yani. İşine asılan bir yıllık satış mühendisi de yetenek, stok ambarını sorunsuz yöneten 23 yıllık bilmem ne abi de yetenek.

İK’cılar trendy jargonları sever. Yetenek havuzu da öyle bir şey. Fazla kurcalamazsanız kabul edelim tınısı hoş ama.  Yaşasın pratik İK.

Kangi’ye Requiem

D.17 Eylül 2007-Ö.18 Aralık 2013

kangi

Bir yıl oldu. Paylaşmaya ihtiyacım var şu anda.

Kangi’yi alıp gelmeden kitaplardan okuyup hazırlanmıştım. Bir sürü şey biliyordum. Mesela Tamer Dodurka hoca Köpek Psikolojisi kitabında ufak ufak ısırır demişti. Bütün kıyafetlerimde delgeçle delinmiş gibi delikler olmuştu. Dayanamayıp çok bağırmışımdır. Demek ki bilgi hiçbir şeymiş. Okumakla hayal edemiyorsunuz, yaşanmışlığın dataları bir başka

Kangi yalnız yaşadı. Ne kardeş, ne arkadaş. Sadece ben. Üzerine titrerdim. Ne yemekler yaptım ona. Elimden geldiği kadar gezdirirdim. Sonra bir gün kolunu yalamaya başladı. Obsesif bir şekilde. Saatlerce, günlerce. Yara yaptı. Veterinerin yapacağı bir şey yok. Oyalayın diyor. Sıkılan köpekler yapar diyor. Böyle devam ederse kangren olur kolunu kurtaramayız diyor. Büyük bir karar verdim birgün: Kolunu asla kestirmem, madem bu kadar sıkıldı, yaşamını değiştireceğim. Açtım bahçenin kapısını, git hadi hayata dedim. Git. Git kaderini yaşa. İnanamamıştı, açık kapıdan bir süre çıkmamıştı. Sonra yeni düzene geçmiştik, istediği kadar dolaşıp geliyordu. Riskliydi ama yalamayı da bırakmıştı. Ne olursa olsun kararımla ve onun dönüşleriyle hep gurur duydum. Demek ki hayatlarımızı yaşamak zorundayız, kimsenin kimseyi bir noktadan sonra korumaya ne hakkı ne gücü yeter

Bir ilkem var: Zincir hâşâ yok. E az da olsa evden uzaklaşma zamanları oluyor. İş seyahatları, kısa hafta sonu gidişleri. Bırakıyordum bahçede (duvarlar alçak, istese kolayca atlar giderdi). Sadece dış kapıyı kilitleyip gidiyorduk. Aklım kalıyor muydu, kalıyordu. Her defasında sevgiyle kapıda karşıladı beni. Demek ki karşılıklı güven böylesine bir dilsiz iletişim.

Bahçe büyük değil. Bir kısmında sebze ekili. Azmettim Kangi’ye bunu anlatmayı. Alırdım rakımı otururdum domateslerin maydanozların dibine. Tam gerektiği anda hayır derdim. Sonunda ekili alana basmamayı anladı. Demek ki büyük bir sabır ve sevgiyle her şey anlatılabiliyor

Kısacık hayatında sen eğittin beni Kangi.

Sen özelsin.

Bir anı öykü

(Bu yazı hiçbir kategorime girmez. Yazmayı çok istedim. Daha çok kendim için yapacağım.)

2014 başları. Bir karar verdim: Yıllardır sürünen blogumu şanlı bir şekilde ayağa kaldıracağım. O kadar farklı olmalı ki, bu görünümünden başlamalı. Bana hayalimdekini tasarlayacak ve kodlarını yazacak birisi lazım.

O kişiyi bulduğumu zannettim. Haftalarca süründürdü. Sonunda yapılanın içi ‘bug’ dolu. Ben bir şey yapıyorum, alâkâsız bir yeri sapıtıyor. Yapan kaçtı. Çaresizim, bunaldım.

Yeniden ayağa kalktım. Evet.. Eskisi acımadan çöpe atılacak, özel sipariş hayalinden vazgeçilecek ve adam gibi işleyen orijinal bir şablon bulunacak.

O zaman aklıma bir şey geldi; Benim butik bir hosting şirketim var. Neden yeni birisini bulmak için onlardan referans almıyorum?

Ve bir isim geldi: Serdar Özbayrak. Dediler ki, ‘o halleder’.

Bundan sonrasını çok dikkatli okuyun. Aradım. Açmadı. SMS yazdım. Ta ertesi gün e-mail’le döndü. Peki yaparım dedi.

Bir sürü şablon çeşidine baktım, bazılarını seçtim, isimlerini gönderdim. Gayet sakin bir cevap geldi: Hiçbiri olmaz! Tek tek her birinin zaaflarını anlatmış.

Benim önerim bu dedi (bugün kullandığım). 5 aydır hatalı adımlar atmaktan o kadar yorulmuşum ki, böyle bilinçli bir yol gösterme iyi geldi. Sonra Serdar’dan ses yok. Mail’lerime cevap vermiyor. Tam kızmaya başladım, çıkıverdi: ‘Yoktum, ilgilenemedim, pardon’.

Birkaç günde Serdar blogu toparladı. Eski yazılarımı nakletti. İş bitiverdi. İstediği gayet makul parayı banka hesabına gönderdim ve dedim ki, sana aydan aya küçük ödemelere devam edeyim, gel şu blogda biraz oynayalım. Bir sürü vıdık vıdık değişiklik istedim.

Hoop Serdar gene kayboldu. Tam başkasını nereden bulacağım derken ses geldi: Evet neler istemiştiniz? Hepsini yaptı bir günde. Para? ‘Yok istemem. Asıl işin parçası sayılır.’

Sonra başladım blogumu tepe tepe kullanmaya. Keyifle. Sorunsuz.  Aylar geçti, WordPress bir hatırlatma mesajı gönderdi: Site yöneticinize haber verin, yeni sürüm yayınlandı. Hadi dedim kendim yapmayayım, yazıların nasıl korumaya alınacağını bilmiyorum, yanlışlıkla bir şeyler kaybolmasın. Serdar halleder. Gene cevap yok. Biraz bekleyeyim döner dedim. Bu defa yok.

Onu öneren kişiye sordum nerede diye. Serdar 15 gün önce kanserden ölmüş. Bana cevap veremediği zamanlar da kemoterapi zamanlarıymış.  Benim, yüzünü hiç görmediğim mükemmel bir uzmandan kalan bir blogum var biliyor musunuz? Blogumu her kullandığımda onun ruhunu anacağım.