Hard İK

İşe almada 2020 trendleri

Önsöz olarak şunu kabul edin; ben bir uygulamacıyım. Onun için ne diyorsam, yaşamışımdır.

Bu, öyle bir yazı.

1- Mülakat yeniden keşfediliyor. Artık, eski usul mülakatlar çağ dışı kalacak. O sorgulama gibi, açık arayan mülakatları geçmişte yaşayan kurumlara bırakacağız. Değişen hem yöntem, hem amaç aslında. Bugüne kadar -niyet içinde gömülü olsa da- amaç elemekti. Deşeleyerek, elemek için gerekçe aranırdı. Yeni nesil mülakatların amacı, tanımak. CV’sinde yazılı olanların insanî öykülerini öğrenmek. O insanın, geçmişte neyi niçin yaptığını tam anlamak. Bu, bir gelecek varsayımının temeli; daha önce benzerini yapmışsa, gene yapabilir. Tam bir yaratıcı simülasyon örneği.

Onun için mülakatlarda ayrıntılar çok önemli. Mülakatı yapanın, geçmişte yaşanan o âna gitmesi lazım, çünkü onlarla, o kişinin, yeni işindeki geleceğini hayal edecektir.

Her zaman gerçek anları bulmak mümkün olmaz. Bu nedenle standart bir yöntem geliştirilmiş; hayali bir vaka ile düşündürmek. Buradaki en önemli nokta şu, doğru tek cevap yok. Her şey bir tanıma vesilesi. Her düşünce, o insanı biraz daha anlamak için bir ipucu.

2- Kişilik testlerinin, işe uygunluğu ölçmede çok kaba kaldığı nihayet anlaşılmaya başladı. Onun yerine tutumlar ölçülüyor. Tutumlar, herhangi bir konudaki yerleşik düşüncelerimizdir. Aslında buna ‘işi etkileyebilecek tutumlar’ demek lazım. Düşünün, şunların cevabını bilmek ne kadar önemli: Bir şey anlatırken karşıdakinin o andaki duygularını ne kadar önemsiyor? Ya da ne kadar netlik tutkunu? Her şeye ne kadar 1-0 bakıyor? Müthiş mülakat tamamlayıcısı bilgiler bunlar. Amaç aynı; iyi-kötü özellikleri ayırt etmek değil, tanımak, sonra da ‘o işe’ uygunluğunu hayalinde canlandırmak (evet düpedüz visualization’dan bahsediyorum).

Jargondan bahsetmeden geçemeyeceğim. Her şeye test dediğimiz bir bilgisiz dönemden geçtik. Ölçmecilerin; envanter, batarya gibi teknik dili hep dışlandı. Bugün hiçbiri kullanılmıyor. Ölçme araçlarına eğlenceli, hiçbir yöne angaje etmeyen isimler bulunuyor. Bir şey demiyor isimleri yani; hepsi bulunmuş hoşluklar. Çoğunun, raporlamada öğrenen yazılımları var, çok başarılı tanılar koyuyorlar. Ama bilen birinin o raporu değerlendirmesi ve mutlaka mülakatla çapraz desteklemesi şart.

3- Profil belirlemede, gelişmiş iş kültürü olan kurumlar yeni bir döneme girdi. Şablonlardan çıkılıyor artık. İş gerçekten ne gerektiriyorsa o aranıyor. Mesela yakınlarda yaşadığım bir örnekte, yaşa üst limit değil, alt limit koymuşlardı. Çünkü ciddi birikim gerektiren bir işti. Deneyim süreleri için artık daha ince ayarlar yapılıyor; o işin benzerinde kaç yıl çalışmış olması gerektiği daha gerçek değerlendiriliyor. Bir yönetici şöyle demişti: “Yeni nesil hızlı öğreniyor, işler çok fazla öğrenmeyi gerektirecek kadar karmaşık değil, zaten işlerin büyük bir kısmını sistem hallediyor, onun için uzun deneyim sürelerine gerek yok”. Teşhis doğruydu.

4- Sistemlerin ön seçme yetileri gittikçe karmaşıklaşıyor. Excel’deki filtreleme özelliğini kullanarak elemeler nostaljik oldu. Artık her yazılım, tarayıcı özelliğine sahip. Hashtag’ler dönemine girdik. Hatta AI/yapay zeka ön seçimleri yapıyor. Bu da, daha nokta atış adayları bulup çıkartmak demek.

5- Çeviklik her yerde. İşe almada da. İşe almada karar verme süreçleri yeniden tasarlanıyor. O güne kadar sürecin dışında olan bir üst yöneticinin onay vermesini beklemek rasyonel değil. Birçok pozisyon ön onaylı (profilin, zamanlamanın, ücret aralığının, alınacak kişi sayısının önceden belirlendiği) sistemsel çözümlerle halledilip geçiliyor.

İşe alma değişiyor. Neredeyse İK’dan bağımsızlaşma yolunda. Bir alt alan oldu bile. Çalışması çok zevkli bir alan.

Hele benim gibi günü yakalamayı sevenler için:)

Kısa öyküler

“Bir ömür böyle geçti”

Tren onu hiçliğe götürüyordu.

Ablası, babasının silahıyla intihar ettikten sonra o ev bitmişti artık. Annesinin ölümü, sert karakterli bir baba, üvey annesi, çocukluğu, hepsi, o Ankara trenine bindiği an arkada kalmışlardı. Bilmediği bir geleceğe gidiyordu; çok az para, ilk fırsatta kurtulacağı bir kimlik ve birkaç giyecekle.

Ankara’da ilk yaptığı, nüfus idaresine gitmek oldu. Soyadı kanunu yeni çıkmıştı. Kapıya örnek soyadları listesi yazmışlardı, soyadı bulmakta zorlananlar bakıp da seçsin diye. Rastgele oradan seçti. Sonra bir yatılı okul buldu kendi kendine. Kapısından girip beni alır mısınız demişti.

Hayata bir yerden tutunmuştu.

Yüzü sadece ileri dönüktü, geçmişi sanki hiç olmamıştı. Liseyi bitirir bitirmez hedef İstanbul’du; Hukuk fakültesi. Bir yandan bulduğu memurlukla geçiniyordu. Sadece başarmak istiyordu. Bu öyle bir azimdi ki, amaçtan öte. Hayata parçalarcasına tutunmaktı. Kendine başka seçenek vermemekti.

Birgün, olağanüstü güzellikte, mutsuz bir kadın tanıdı. Büyük bir ortak yanları vardı: O da geçmişinden kaçıyordu. Kocasından ayrılmış, kızını özleyen, kendi hayatının içinde kaybolmuş, ondan yaşça büyük bir kadın. Birbirlerine benzemeyen kader ortaklarıydılar.

O da bir amacı olmuştu. O da ne olursa olsun olmalılardandı. Evlendiler.

Genç adam meşhur bir avukat oldu. Döneminin en tanınmışlarından. Her davası, Ankara’da o trenden indiği andaki hayata asılmayı temsil ediyordu. Onlar sanki birer dava değil, kaybetme ihtimali olmayan şahsi kavgalarıydı. Her şey, davayı mutlaka kazanmak zorunda olduğuna inanmakla başlıyordu.

Filmlerdeki gibi zengin bir yaşamları vardı. O güzel kadın ise hep mutsuz kaldı, geçmişi zihnini ele geçirmişti, hiç orada olamadı. Kader benzerlikleri onları artık taşıyamıyordu. İki hayatları vardı; sahne önünde yaşananla, perde arkasındaki yalnızlıkları.

Birgün bir oğulları oldu. Sahnenin baş oyuncusu oydu artık. Her şeyin vesilesi. Bir anlam objesi. Yeni amaç. Bir kaçış.

Oğul, yıllarca evdeki o yabancılaşmayı çözemedi. Annesinin mahzunluğunu hep öyleydi zannetti. Babasının işindeki kızgınlığını avukatlık zannetti. Kendi kendine büyüdü. Kendi Dünyasını yarattı. Asla imkanlarıyla şımarmadı.

21 yaşındayken büyü bozuldu. Annesi âniden öldü. Babasıyla zor yıllar başladı; hayata bakışlarındaki farklılık iletişimlerine izin vermiyordu. Annesinden sonra 26 yıl baba-oğul anlaşamamanın sancılarını yaşadılar.

Ölürken babası oğluna küskündü.

68 yıl önce trende hayata hırsla asılan çocuk, hep onlar için çalışmıştı ama ne karısını, ne oğlunu hiç anlayamamıştı.

**

O benim babamdı.
Ancak şimdi onu bu kadar hissederek belki ruhunu rahatlatabilirim.

İş anıları

Başka Dünyalar

O günlerde adına öyle demezdim ama bir nevi inzivaya çekilmişim.
2007.

İş hayatında varoluş sancısı olur muymuş? Ben yaşadım.

Anlamımı kaybetmiştim. Riva’daki doğanın ortasında yaşamım yeni başlamıştı. Twitter’la henüz tanışmıyoruz. Blogum daha yok. Eğitim yapmaktan bıkmışım. Piyasa tıklım tıkış eğitmen; içerikler bomboş. Çekiliyorum ben dedim, beni bırakın gidin siz.

Günlerce şehre inmediğim olurdu. Üstümde hep aynı giyecekler. Kangi ile geçiyordu günler (ölen kangalım). Sadece okuyordum; genellikle de psikoloji.

Birgün bir telefon. Bir headhunter. Aynı zamanda dostum, rahmetli Şule Tanju. Oraya geleceğim, anlatmak istediklerim var dedi. Hâlâ getirdiği porselen nar şöminenin üzerindedir. Çık bu hayattan demişti, kopma, olmaz çok erken, tamam eğitim yapma ama başka çok iyi yapabileceklerin var. Önerdiği; önemli bir vakıf üniversitesinin kendi içinde kurduğu ‘yönetici geliştirme birimi’nde çalışmamdı. Bankalardaki üst yönetimi tanıyordum, çoğu da beni biliyordu. Onlarla aynı dili konuşursun, güven verirsin, kurumsal eğitim kavramını bile değiştirirsin demişti.

Peki dedim. Gittim görüştük. İş senindir dediler. Yıllarca sokak kediliğinden sonra yeniden yarı kurumsal bir iş. Hoşuma gitmişti aslında fikir.

Üniversite’nin içinde, hem onlardan, hem değil gibiydik. Pahalı eğitimler satıyorduk. Tüm hocaları kullanabiliyorduk. Gerçekten kolaydı benim için, en iyi bildiğim şeydi.

Birgün o birimin yöneticisi gibi olan kişi benden bir şey istedi. Şu bankanın genel müdür yardımcısıyla görüş, sadece GMY’ler için yepyeni eğitimler öner dedi.

Zevkle.

Randevu istedim, hemen verdiler. Bir sabah gittim. İkimiz yalnız, bir saatten fazla konuşmuştuk. Yaptığımız bir ihtiyaç analiziydi. Stratejilerini belirledik. O hedeflerin üzerinde düşünüp bir teklif hazırlayacaktım.

Ertesi sabah o birim yöneticisi heyecanla sordu: “nasıl geçti sunum?”. Ne sunumu dedim, orada değiliz ki daha. Saçlarının sanki o anda elektriklendiğini gördüm kadının. İnanamadı. Paket önerilerle gitmeliydin, çok çekici seçenekler sunmalıydın, albenili bir sunum yapmalıydın dedi. Fırsat kaçırmışım.

Boş bakmıştım. Aynı dili konuşmuyorduk. Yahu ben yıllardır PowerPoint kullanmıyorum, üstelik bire bir bu kadar gerçek bir görüşmeye ben o formelliği sokar mıyım? Cevap bile vermedim, kalktım.

O gün öğlen istifa etmiş eve dönüyordum. Eve gelince eski kıyafetlerimi giydim, bir ağacın altına oturdum. Kangi yanımda.

Yıllar içinde blogger’lık başladı. Tweet’ler başladı. SADE başladı. Ne yapabileceğimi bilen insanlarla, istediğim gibi çalıştığım projeler başladı.

Ben bir Simurg kuşu olmuştum. PowerPoint denince o an aklıma gelir.

Hard İK

Farklı İK’lar

Paradigmaları şuraya bırakayım.
* İK dostum değil.
* İK, Güzin abla.
* Ne yaptıklarını bilmiyorum.
* İşe alma ve işten çıkarması baştan aşağı sorunlu.

Şunlar gerçek olaylar. Her biri ayrı yer.

En çok müdahale edilen departmandı. Adaylara mülakatta neler sorulacağını CEO söylüyordu. Performans sistemini CEO hazırlamıştı, İK sadece uyguluyordu. Bordrolar hazırlanırken, muhasebeden bir yetkili gelip son kontrolunu yapıyordu. Yöneticisiz geçen dönemlerde bir şey fark etmiyordu, kimse eksikliğini hissetmiyordu bile.

Başındaki kişi çok güçlü bir egoydu. Öncelikli hedefi kurumun içinde networking’di. Projelerinin yarısı İK ise, yarısı da İK’nın PR’ıydı. Onun döneminde İK’nın başarıları konuşuldu; her yerde sunumlar yaptı anlattı. İK, kurumun markalaşmasında neredeyse bir araç olmuştu.

Çok ulusluda İK yurt dışına bağlıydı. Sadece rutin işleri yapabiliyorlardı. Bir kişinin işe alınması için bile rakamlarla gereğini kanıtlamak zorundaydılar. Zaman zaman denetimden geçiyorlardı. Süreçler uzun ve yavaştı.

Tam anlamıyla pragmatik bir İK idi. Sorun çözme merkezi gibiydi. Ucunda insan olan her konuyla ilgileniyorlardı. Bir nevi kurum içi müşteri ilişkileri departmanı. Bazen hukuk, bazen pazarlama, bazen idari işler. Olay yeri sevk ekibi gibi olmuşlardı. Tanımsız bir genel ihtiyacın, adı önemli olmayan departmanıydılar.

Onlara modern İK denebilirdi. Kurum içinde kurtarılmış bölge gibiydiler. Her şey, başındaki kişinin kapasitesinden kaynaklanıyordu. Masraf çıkarmadığı sürece kimsenin ona karıştığı yoktu. Tam ‘ne yaptığını bilmiyoruz ama çok iyiler’. Şov değildi, samimiydiler. Ekip olarak mesleki bir kendini gerçekleştirme yaşıyorlardı. Ta ki birgün o yetenekli çocuğun başka bir kuruma geçmesine kadar. Rüya sona ermişti. Bir daha hiçbir zaman oradaki İK eskisi gibi olamadı.

Bütün bunlar şu demek; yukarıdaki paradigmaların arkası olarak bakın.
* İK, büyük çarkın bir dişlisi, değişim lideri değil, bir mutemet, emanetçi.
* Birçok kurum aslında ona gerek duymuyor, gerçekçi olanlar zaten istemiyor, kendini kandırmak isteyenler bulunsun mantığında.
* Özlük işleri tüm zamanlarda, her yerde gerekli, ona İK diyorlar. O ayrı bir şey.
* İK’nın günü kaçırmışlığını, yararsız uygulamalarını, etkisizliğini herkes görüyor ama kimse kral çıplak demiyor, en büyük imaj kaybı bu yüzden.
* Her İK, kesinlikle tepe yönetimle uyum içindedir; bunu, çalışanlara, ya yumuşatarak yansıtır, ya sertçe. Kalanı üslup meselesi. Bu, ideolojisidir ve tartışma dışıdır.
* İK, kurum kültürünün bazen yönlendiricisi, bazen kurbanıdır.
* İK’nın başarı öyküleri kişilere bağlıdır, durumsaldır, geçicidir.
* Stratejist İK henüz işlemiyor, o bir kuram.

‘Yeni’ İK’ya ihtiyaç var ama o daha kendi kimlik bunalımıyla uğraşıyor.


Hard İK

Yeni nesil kariyer yolları

Amacım, zihin açmak. Karıştırmak değil. Bir de, şablonlarım yok; hiç sevmem ama bu konuda fluluğa mecburum. Onun için düşünme yolları önereceğim, kalanı sizde.

İlk söyleyeceğim şey, GIG ekonomisi mutlaka bize de uğrayacak. Yani bir çeşit spotçu olacaksınız. O her ne ise, niş konunuzla, bir orada bir burada. Yarı onlardan biri gibi ama değil. İş olmayınca kimseye yük olmak yok, boşluklarınız olabilir. Seyyar uzmanlık bu. Herkes, her yerde. Bunu o kadar doğal uygulayan işyerleri var ki, bildiğim bir yerde, sık sık çalıştıkları yazılımcı bir SAP uzmanı çocuğu yıl sonundaki şirket etkinliğine davet etmişlerdi, adını bilmeyen yoktu şirketin içinde. Aileden biri olmuştu.

Bunun için, bir şeyde iyi olmak şart. Yo, öyle alengirli, şu anda var olmayan işlerden bahsetmiyorum, bilinen bir işin iyisi. Gördüğüm örneklerden sayayım (onlar ne diyor bilmiyorum ama işlerinin adını ben koydum): Event’çi, mülakatçı, kodçu, pazarlama kampanyacısı, survey’ci, firewall’cu, etik hacker, web’çi, iş analizcisi (verimlilik amaçlı), iş geliştirmeci (raporlamasını yapıp gidiyordu), kurum içi eğitmen yetiştiricisi, asistan, Word’çü (bir projenin tüm sonuçlarını içeren kitapçıklar hazırlıyordu), iç denetçi.. Yeter mi? Hayal gücünüzü çalıştırırsanız, geleceğe ait yeni işler de bulursunuz.

İkinci söyleyeceğim; üniversite diploması çoğu kez yetmez. Bazen çift diploma olsa iyi olur. Yüksek lisans/MBA neredeyse lisansın bir uzantısı. Ama en önemlisi niş bilgiler. Hani şu online sertifika alınan eğitimler. Bir sürü. Ucu açık bir şekilde, sürekli. İşte bu sizi farklı kılar. O kadar güncel olacaksınız ki, rutin işlerden ayrışacaksınız. Kurumlar için, içeriden yetiştirmek için uğraşmaktansa, dışarıdan hemen işini halletmek daha doğru olacak.

Üçüncü söyleyeceğim; bilgi yetmez, beceriler de lazım. Tanımını hatırlatayım: ‘yaparak kazanılan ustalık’. Yani o işi kuramsal bilmek yetmez, yapmasını da bilmek lazım. Burası, kişiye özgü. Beceriler, neredeyse eğitimden bile önemli. Düz emek satmıyorsunuz, insanlar o beceriye ihtiyaç duyuyor, onu satın alıyor.

Dört. Zaten çalıştığınız bir işiniz olabilir. Bütün bu dediklerimi unutun. Her işyeri ayrı bir Dünya. Her yere uyacak önerim yok. Ama bazıları çıkmaz yol, gün gelir orada yol biter, bu sizin günahınız değil, artık o zaman düşünürsünüz çözümünü. Tek söyleyebileceğim, aynı çatının altında bile ömür boyu bir sürü iş değiştirme ihtimali var. Mevcut işiniz bitecek. En azından artık öyle yapılmayacak. Herhalde bunu fark edip zamanında değişimi yakalarsınız.

Son söz.

Size; mobilite, değişkenlik, belirsizlik vadediyorum. Bildiğim tek ilaç bu semptomlara bağışıklık, ona da ‘resilience’ diyorlar.