Sahici İK

Bıktım.

Mış gibi İK’dan bıktım.

Performans değerlendirme; bir yöntem, bir uygulama kılavuzu ve formlar değil. Bir kültür. Yeni ortak tutumlar.. kılavuz bile gerektirmeyen kurumsal alışkanlıklar demek.

Ücret yapısı; ‘kutucuklar’, unvanlar ve kıdemler değil. Kişiselleştirilmiş mini algoritmalar demek. Bir sürü politikanın ve parametrenin sonucu. Çok düşünülmüş yan haklar demek.

İşe alma; yüzeysel tanıma mülakatları değil. Bir ölçme değerlendirme. Mülakatta, iş için gerekli bilgi ve becerinin araştırılması demek. Belki bazen de, belli yetenek ve kişilik özelliklerine sahip olanların seçilmesi.

Kurum içi eğitim; eğitim kataloğundan konu seçip kendi isteğiyle ve yönetici onayıyla ihtiyaç belirlemek değil. İç denetim raporları ve müşteri istek/itiraz/şikayetlerine göre eğitim tasarlamak demek. Eğitim ihtiyacıyla, süreç zaaflarını ve yönetici hatalarını ayırt etmek demek. Kurumun güncel hedeflerine bire bir yardım etmek demek.

Organizasyonel değişiklik/norm kadro; rastgele yeni şema çizmek değil. Süreçleri tümden gözden geçirip, sonra onları şemaya dökmek demek.

İK prosedürleri; bir kişinin onları derlemesi değil. Bir sürü stratejinin ve politikanın oturup tartışılması demek.

Oryantasyon; ilk gün yapılan şablon sunum değil. Belirli süreli mentorluk/buddy’lik demek. Sonuçlarını takip etmek demek.

Yetenek yönetimi; yıldızların imtiyazlı kariyeri değil. Esas keşfedilmeyenleri bulmak demek.

Dijitalleşme; süreci yazılıma taşıyıp ekrandan aynısını yapmak değil. Tüm süreci yeniden tasarlamak demek.

İşten ayrılmalar; bir prosedür uygulaması değil. Kalanlara gönderilmiş mesajlar.. kurum kültürünün temel kodları.. değerler demek. Çıkış görüşmesinden bilgi emmek demek.

 

Bir vitrindeki İK var. İçeri giriyorsunuz, başka bir İK var. 

Uyanış

(Bu yazının konusunu ve içeriğini Ata Özdemirci ile tasarladık; fikirlerimizi birleştirdik).

Ata, iş yaşamını bitirişlere ‘epik kurtuluş gibi’ diyor.

Ve üç bölümde sahneye koyuyor.

İlk bölüm bir plazada. Kahramanımız, rol kişiliğiyle ilgili çatışmalar yaşar. Yaşadığı sahte ilişkilerden çok sıkılır ama döngüyü bir türlü kıramaz.

İkinci bölümde uyanmıştır. Davranışları değişir. Uyanır, yataktan çıkmaz. İşe gecikir. Bile bile işlerini yetiştirmez. Laf sokar. Canının istediği gibi saçmalar.

Üçüncü bölüm çözülmedir. İstifa ve boşluk. Tanımadığı karışık duygular yaşar.

İşte tam burada, ben, yükselen müzikle Sartre’ın Uyanış’daki (L’âge de Raison mu demeliydim?) Mathieu Delarue’sünü sahneye sokuyorum.

Tıpkı Jean-Paul Sartre gibidir Delarue. O da 35’lerinde. O da lisede felsefe öğretmeni. Kendi doğruları olan ve kendine dahi sorgulatmayan. Kendi içinde dolanan. Ama bu özellikleri aynı zamanda Mathieu Delarue’nün güçlü yanıdır: O kadar kendinden emindir ki, varoluş sıkıntısını tanımaz.

Bir eleştirmen, Sartre’ın bakışı için ‘peş peşe sıralanmış reddedişler’ demiş. Her şey.. sistem, değerler, insanlar, düşünceler.. hatta Nobel Edebiyat ödülü.

Delarue, bugünkü iş ortamlarında yaşasaydı, Sartre’ın ‘kendinden kaçan arayışlar’ındaki boşluğu görürdü.

Vasatlığa evrilen bir Dünya’da nasıl bir reddediş anlamlı olabilir ki?

Onun için Ata’nın mizansenine dördüncü bölümü ekliyorum: Çözülmenin de klişe bir sentez olduğunu fark edip, belki bu defa ‘bilerek kendinden kaçışa geçme’.

“Köprüden önce son çıkış” 🎶

Evet.. 40 yaş sonrası konumuz.

Öncesine biraz bakalım mı?

20’ler, yarı ziyan. Zevkli acemilikler zamanı. Naif yıllar. Derdi, iş/eş bulmak ve değiştirmek. Altta sürekli oyan varsayılan soru: Daha iyisi olamaz mı? Ne kaçırıyorum? O yılların özeti, arayış.

30’lar, sahne! Derler ki, 30’larda bir yıl, üç yıl değerindeymiş. Zamanın izafiyete dönüştüğü yıllar. Zaman ışık hızında geçtiği için durmuş gibidir. Her şey stabildir. Gelecek çok uzaktır. Çocuklar hiç büyümeyecek, çalışma hiç bitmeyecektir. Hayat çok sıkıcıdır ve herhangi bir şey gibi tüketilebilir. Hiçbir amaç doyurmaz, en iyisi amaçsızlık ve sıradan ıvır zıvırlardır. Rekabet ve kavga çok güzel iş görür.. kısa vadeyle uğraş dur. Sadece gözle görülen gerçekler gerçektir.

40’lar, kara delik. Geçerken çok sallar. Çünkü mevcut oyuncaklar oyalamamaya başlar. Gönül zorlanmak ister. Özgüven vakti. Her şeyden sıkılma vakti. Rutinler batmaya başlar, düzenler sorgulanır, bıkkınlıklar uç vermeye başlar.

Şimdi soru şu: 40’lar değişime bu kadar zorluyorsa limit ne?

Bence limit, formülden çıkar: Algı açıklığı çarpı iç basınç bölü para.

Etkili eleman para. Bu da çoğu kez yeni iş demek.

Ve zurnanın o meşhur deliği: 40’dan sonra ne iş bulunur?

Hiç. Evet hiç.

İşverenler -belki de haklı olarak- onlardan çekinir. Tehlikeli bulurlar. İç dengelerini bozar. Ya da en hafifi o kadar niteliğe gerek duymazlar.

Serbest işlerin çoğu uydurma. Kendini kandırmaca. Çarkı ancak döndürür. Bohemlik isteyene uyar ancak.

Yani durum üç yol ağzı: Ya eski işten kımıldanmayacak, ya varsa sermaye işletilecek, ya da yorgan küçültülüp fasona geçilecek.

40’lar sonrası hayatı demek, büyük değişimlere hazır olmak demek. Bunun yumuşatılmış hali yok.

Serbest meslek bu demek

1995.. Sokağa indiğim yıl.

Refleks olarak ilk akla gelen ortaklıktı.

Hata 1

Çünkü o evlilikten zor bir iş. Hele mükemmel uyum gerektiren danışmanlık gibi bir meslekte. Tanımı olmayan bir sync (hareket uyumu mu demeliydim?) gerektiriyor. Geçmişler, bilgi düzeyleri farklı olabilir ama akort olmalı. O zamanlardaki ortağımın bana hiçbir kastı yoktu, sadece farklıymışız. Belki ev arkadaşlığı gibi, yalnız fizikî olarak ofisi paylaşsaydık sonuç başka olurdu. Medenîlik başka şey, düzgün ayrıldık.

Ama gene de şunun cevabını bilmiyorum: Kendi başıma sürdürmek için ısrar etmem doğru muydu?

***

Bazen yorucu bir eğitim gününün sonunda dinlenirken küçük bir içki koyup düşünürdüm, kaç sene bu işi yapabilirim? Devamı ne olmalı? Şimdiden nasıl hazırlanabilirim? Sonra o ayın finansal derdi bastırır, düşünceler de ertelenir giderdi.

Hata 2

Çünkü geleceğe hazırlanmadım. Tek başına çalışıp kazanmanın bir matematiği var; ya masrafları azaltacaksın, ya gelirini artıracaksın. Aylık -kaliteyi düşürmeden- verebileceğim eğitim saatı belli. Günlük eğitim bedelleri belli. Tek yapacak şey, yanımda başkalarını çalıştırmaktı. Onlar üzerinden kazanabilirdim. Bunu istememek, büyümeme ve daha çok kazanamama döngüsüne girmek olmuş.

***

İkinci ofisim için doğru bir tercih yaptım; müstakil ev. Danışmanlığa ve eğitime çok yakışıyor.

Hata 3

Madem ortamımla da markalaşmak istiyorum, yapsana 8-10 yıllık bir kira sözleşmesi. Bakkal bile yerinden çıkartıldığı zaman müşterilerini kaybediyor. Üstelik taşınmanın getirdiği büyük bir maliyet var. Mesleğimin geleceğini, ev sahibesinin keyfine bırakmışım.

***

2001’de 22 banka tasfiye edildi. Tam bir çöküş yaşadık. Öngörülebilirdi, öngörülemezdi başka konu. Ama hazır değildim. Şubat-Haziran 2001 arasında bütün yıllık eğitim anlaşmaları askıya alındı. İşlerim tamamen durdu. Yanımda çalışanların ücreti, tazminatı, kira, giderler.. onlar durmadı. Home ofise döndüm; herkes gitti.

Hata 4

Nerede B planı? Nerede bir süre dayanma hazırlığı? Nerede iş yapma biçimimi tamamen değiştirme hedefi?

Kalite, geleceğimdir derdim. İyi de, bunu hatırlayan insan kalmayınca geçmişin ne önemi var? Üstelik talep de değişmişti: Kaliteli değil, ucuz olması önemliydi artık.

2002’yi takip eden yıllarda başka bir dönem başladı. Yeni bir nesil iş hayatına girdi. Ben alışmışım kendimi anlatma gereğinin olmamasına. Eğitim bölümlerinde karşımdaki uzman, bize kendinizi anlatır mısınız, neler yaptınız bundan önce diyor.

Gücüme gitti.

Bunu öngörmeliydim. O dönemi daha sarsıntısız geçirmeliydim.

***

Ne kaldı bunca yıl serbest çalışmandan deseniz.. durmadan ödediğim bin çeşit öldürücü vergi, âniden sistem dışına çıkan bir sürü insanın ismi, eğitim yaptığım 22.000 kişiyle yaşanan (evet hesaben bu sayı çıkıyor) yığınla anı.. Budur.

Bir kara öykü

1999

Esentepe’de bir villa ofisim var. İşlerim iyi sayılır. Eğitimlerimi orada yapıyordum. Müşterilerle yıllık anlaşmalar yapıyorduk; mesela bir bankanın tüm yönetmenleri. 2 günlük, onlara göre yönetim eğitimleri tasarlıyorum, bir numune yapıyoruz, ilk katılan grup onaylıyor, sonra her defasında 14-15 kişi tüm hafta sonunu bizim orada geçiriyor. Bütün banka derken bu böyle 1-1,5 yıl sürüyor.

Açık büfe gibi bir masa hazırlıyoruz, öğlenleri kendi sandviçlerini yapıyorlardı. Bahçeye açılan bir salonumuz vardı, katlanan kapıları açardık, bazen bahçe kedisi de derse girer ortada yatardı.

Birgün mal sahibemiz kapıyı çaldı. Malum hikaye. Oğlu işsizmiş, benim orayı lokanta yapacakmış, çıkaymışım.

Yer aramaya başladık. Bulduk. Daha doğrusu emlakçı buldu. Kandilli’de. 2 katlı bir apartman. Bahçesi var. Alt katta yalnız başına yaşlı ev sahibimiz yaşıyor. Emekli bir uzak yol kaptanı. Maket falan yapıyor. Berduş gibi bir adamdı. Bakımsız, ot bürümüş bahçede bir akşamcı masası vardı. Çocukları Amerika’ya göçmüş. Çok sevdim adamı.

Evin içinde ne istersen yap dedi, istediğin gibi bahçeyi de kullan. Al dükkan senin yani.

Çok bakım istiyordu. Tamam dedim.. orijinal bir yer. Rahatsız olacak komşular yok, biz gene hafta sonu eğitim ritüellerimize devam ederiz.

Emlakçının komisyonu 3.500$ tuttu. Ödendi. Boyacı, elektrikçi, hepsi girdiler eve.

Bir sabah boyacı telefon etti, abi birileri geldi bizi kovdu diye. Kırarız bacaklarınızı demişler. Gitmem ben oraya dedi. Kaptan amcayı aradım, bir tuhaf gizemli konuşmalar: “Hiç önemli değil, devam edin sorun yok” diyor hâlâ.

Arkasından tanımadığım bir telefon. Müteahhitmiş. Binayı satın almak istiyormuş, bizimki satmıyormuş.  Müteahhit de ona ambargo koymuş; her gelen kiracıyı kovuyormuş. Yaşlı adamı bir nevi enterne etmiş. Telefonda bana ‘orada oturmayacaksın, pişman olursun’ dedi. Kiracısızlığa ve parasızlığa mahkum etmiş onu. Çocuklar babalarına sat evi gel yanımıza diyorlarmış, gelmeyince onlar da karışmaz olmuş.

Gördüm resmi bir anda.

Müteahhit bunu başka kiracılara da yapmış. Ne emlakçı, ne kaptan amca bana söylemediler.

İki gün düşündüm. Zor bir karardı.

Sonra yok dedim, Allahın mafyasıyla uğraşamam. Yapabileceği kötülüğün sonu yok. Çok kolay. Emlakçıya döndüm, geri vermem komisyonu, o durum beni ilgilendirmez dedi. Bir sürü tartışma itişme.

Sonuç ne mi oldu?

Tüm ödediklerim gitti. Ben başka yer buldum. Kaptan da yalnız hayatına devam etti.

Yıllar sonra oradan geçerken baktım ev harabe. Hiç hayat belirtisi yok. Birkaç komşunun kapısını çaldım, biliyor musunuz diye.

Birisi dedi ki, bir meczup ihtiyar vardı, ölmüş evde, günler sonra fark ettik.

O ev hâlâ boş.