Hard İK

Gergin zamanlarda İK

Önce İK’nın misyonunun neler olmadığına dair anlaşalım.

Güzin ablalık söz konusu değil. Bu devirde masal anlatmak gibi olur.
Hiçbir şey yokmuş gibi davranmak insanları kızdırır.
Toplu sosyal etkinlikler genellikle yapaydır. İşe yaramaz.

İlk yapılacak şey, departmanın dışına çıkmak. Uzaktan anlamak mümkün değil. Yaşadığımız, ajitasyon günleri. Böyle zamanlarda İK’yı, sırtında kızıl haç çantasıyla silahsız cephede dolaşan asker gibi görürüm. Orada yapabileceği sınırlıdır ama her durumun ayrı ayrı vahametini görüp ona göre karar vermesi beklenir. Acillerdeki triyaj gibi. Beyaz bayraklı BM görevlileri gibi. CSI’cılar (olay yeri inceleme ekibi) gibi. Kim bilir neler çıkar? Depresyonunu dizginleyemeyenler.. konuşmalarıyla ortamı zehirleyenler (bir vakıf üniversitesi çalışanının tweet’ini hatırlayın).. psikolojik bozukluklardan dolayı işini yapamayanlar.. Tarafsız birinin yerinde görmesi şart. ‘Oranın yöneticisi var’ yetmez, aynı sorunu o da yaşıyor, ya da sorunun kaynağı o olabilir. Kısa ziyaretler, ortalıkta dolaşmalar da yetmez, orada kalmak, onlarla uzun zamanlar geçirmek lazım.

İK’nın ilacı, çeviklik. İstisnai günlerdeyiz; hızlı kararlar verip kalıpların dışına çıkmak gerekir. Çeviklik kavramı bugün için var. Her şey değiştirilebilir; prosedürler, işleyiş. Bu, tasarım düşüncesi (design thinking) demek. Duruma bakılacak, amaca bakılacak, sonra ne gerekiyorsa o yapılacak. İK’nın rüştünü ispatı böyle olur. Yıllardır stratejik İK deniyor, işte zamanı. Örnek mi? Kişiselleştirilmiş esnek çalışma saatlarına geçilebilir. KPI’lar dış koşullara hızla uyumlandırılabilir. Mazeret izni sebepleri yeniden düzenlenebilir.

Değerlerin iyileştirici gücü var. Çünkü onlar bir ihtiyaca karşılık geliyor. Değerler, gelecekle ilgili kurumsal bir davranış sözüdür. Bu, belirlilik demektir. Belirlilik de güven demektir. Kurum, bir nevi kurtarılmış bölge olur; bu kadar belirsizliğin içinde bir nefes alma ortamı. Hiç olmazsa şunu bilirsiniz; işimle dostum. O değerleri en çok özümseyen, hatırlatan, uygulamalarında hayata geçiren kim? İK.

Burada bir tavsiye: Ölçmeden yönetilmez. Kurum kültürlerini ölçün. İnsanların tutumlarını bilin. Ona göre önünüzü görerek ilerlersiniz.

Söylememe gerek var mı?

İK, toplumsal hezeyan dönemlerinde kurumun içindeki son kaledir.

Anılar

Simit&Samson

7 yaşında iki kardeşle (bir kız, bir oğlan) 5 haftalıktan itibaren hayatlarımızı paylaşıyoruz. O kadar birlikte vakit geçirdik ki, onlar iki tanıdık karakter artık benim için. Onları anlatacağım size.

Simit’in adı (kız olan), kuyruğunun kıvrıklığından geliyor. Öyle karmaşık bir sebebi yok. Öteki de cüssesinden. Osmanlılarda yeniçeri ordusunda bir Samsonlar birliği varmış, evet adları bu. Sefere çıkıldığında kangallar da gidermiş. Görevleri, gece askerler uyurken kamp alanının etrafında serbest dolaşmakmış. Çok önemliymiş işleri, gece güvenliği. Sonra gündüz ordu ilerlerken bakıcılarıyla arkadan gelirlermiş. İbranî efsanelerinde de Samson adı geçer; eskiçağın gizemli kahramanı. Yoksa Delilah’ın saçlarını kestiği sevgilisi değil:)

Bursa’dan alıp getirmiştik. Ben arkada oturmuştum, yanımda kocaman bir koli kutusu, içinde iki tane boz renkli (babalarına çekmişler) pofidik bebeyle. O üç saatlık yol, onlarla geleceğin işaretleriyle doluymuş, anlamamıştım. Simit, yola çıktıktan 15 dakika sonra kutuda sıkıldı, boyundan yüksek yere tırmanmaya kalktı. Hep düştü. Vazgeçmedi. Karışmadım seyrettim. Sonunda başardı, kucağıma geldi. Göze aldım üzerime işemesini, bekledim bakalım ne olacak diye. Orada da sıkıldı. Üzerimden tırmandı, arka camın önüne çıktı, camın önünde dolaştı, koltuğa, oradan da yere indi, her yeri keşfetti.

Bu arada Samson hiç kımıldamadı. Kutunun içinde, nasıl bıraktıysam öyle kaldı; bu, gelecekten bir sahneymiş. Aslında sorun derinlerde. Samson’un genetik bozuklukları var. Bunu baştan anlamadık. Bir çeşit engelli o. Zihinseli bilmiyorum ama anatomik. Aylar içinde fark etmiştim. Belki de gördüm, inanmak istemedim. Bu gerçeği kardeşi biliyordu galiba. Şunlara bakar mısınız?

Köylük yerde köpeklerle ilişkiler çok gerçekçidir. Birgün birisi bana ‘kimse bakmazdı buna, salarlardı doğaya’ demişti. O kadar içimi acıttı ki o söz. Samson bana bir emanet. Ben var oldukça ona bakacağım.

Apayrı iki karakterdir onlar.

Simit, ‘monden’dir. İnsan olsa; sanat faaliyetlerinden, her türlü sosyal hayattan alamazdık. Herhalde özgür ruhlu, isyankar, deli dolu, inişli çıkışlı, aklına estiği gibi giyinen bir kadın olurdu. Bağlanır, sonra sıkılıverir, kıskanır, talep eder, istediğini elde etmek için azmeder, kafasının dikine gider, laf dinlemez. Sağlam durur; içine kapanmaz, hayattan kopmaz, merak eder, dener. Kardeşini bunaltır bazen. O garibanımı çıldırtmıştır kaç kere. Geceleri tek başına çalışır. Tek bekçimiz var aslında. Samson uyur, o nöbettedir. Ha bir şey daha; hep bana değmek ister, yaz sıcağında o tüylerin sıcaklığını çekmek zorundayım.


Samson’da bir gizem var. Hâlâ emin olamıyorum, zihinsel bir sorunu var mı diye. Çok şaşırtıcı bir şekilde daha zeki bile olabilir. Tikleri var. Sürekli aynı hareketleri yapar. Bilmem köpeklerde insanlarınki gibi midir, anksiyetesi var. Hatta şunu bile düşünüyorum; aynı alanda yaşama zorunluğundan, kardeşinin hiperaktivitesi onu yormuş olabilir mi? Lafın gelişi söylemiyorum, hissediyorum bunu: huzur arıyor. Sakinliği, yalnızlığı seviyor. Yaşama kendi çapında tutunuyor. Sanki felsefî bir boyutu var. Bana bile çok sevdirmez kendini, başını geri çeker, yürür gider. Çok derin bakar; gözlerimin içine, sabit ve uzun. Onunla öyle bağlantı kurarız. Bence o düşünüyor.

Ritüellerimiz vardır. Ve işin ilginci, her biriyle ayrı ayrı. Onlara anlattıklarım farklıdır. Hitaplarım, sevgi sözcüklerim farklıdır. Davranışlarım farklıdır.

Anlamaya çalışıyorum. Varlıklarına saygı duyuyorum. Duygusal ihtiyaçlarını kabul ediyorum. Onlar da karşılığında kocaman bir güven duyuyorlar.

Birlikte gelişiyoruz bu hayatta işte.

Hard İK

‘Agile’ Liderler Kahvesi

Lansman günü yapıldı. Konuları taslak olarak belirledik. Devamını şimdi biraz da keyfimce anlatayım.

Konularla kişilerin veya ekiplerin eşleşmesi çok önemli. Danışmanla tez konusunu belirlemek gibi bir şey. Hiç aceleye gelmemeli. Tartışacağız, birlikte değerlendireceğiz. Bazı konular için iş zor. Kaynak taranacak, kavramlaştırmalar yapılacak, anlatımı yapılandırılacak, üstüne de içselleştirilmiş biçimde çıkıp anlatılacak.

Burada üç ilkemiz işleyecek.
* Kendinizi mutlak serbest hissedin. Her şey mümkün; baştan vazgeçmek, grup değiştirmek, yalnız çalışmak. Kendini iyi hissetmek demek, sahiplenmek demek. Nasıl istiyorsak öyle.
* Bir defa konuyu seçtikten sonra, üstlenme bekliyoruz. Vaat. “Başladım, mücbir sebep olmadıkça vazgeçmeyeceğim“.
* İK’cıların dışına çıkacağız. Kimin neyi sunacağında yaratıcılığımız tavan yapmalı.

Bu, zorlanarak başarmanın getirdiği bir motivasyondur. Öyle bir şey var, biliyorsunuz.
Ve araştırmayla anlatma en iyi iki öğrenme yolu. Kazancı, olduğu gibi sahibine gider.

Çalışmaya başladıktan sonra her grupla ayrı öykülerimiz olacak. Galiba en önemli misyonum orada başlıyor; istendikçe yönlendirme. Hazır olun.. baştan almalar, olmamışlar, dayanaksız her şeyi atmalar, göndermeler, lüzumsuz lafları acımasızca temizlemeler..

Ve sahne! Kimlerin konuşmacı olacağını akış zaman içinde çok güzel belirliyor. Bizi bir şov bekliyor. Akışı kurgulayacağız. 10’ar dakikalık sekanslara böleceğiz. Cut’larımız ve flashback’lerimiz olacak. Belki bir anlatıcımız bile olur, dış ses gibi. Çünkü bütün sunumlar bir bütün aslında.

Burada da ilkelerimiz var.
* İsterse hiç sunum deneyiminiz olmasın, bana güvenin. Öğretirim.
* Çok özgün şeyler yaratmalıyız. Kahrolsun şablonlar.
* Egalite, fraternite, liberte.. hepimiz bir süreliğine sadece ekibiz. Reklam yok.
* Didaktik ve içi boş hiçbir şey yok. Somut, gerçek olacak.

Hadi, birlikte bir deneyim yaşayalım.
Liderler Kahvesi ekipleri, agile olmayı üzerinde denemeli.

Anılar

Dekolte

Sakin bir gündü. Toplantım yok. Önemli bir görüşme yok. Henüz patlamış bir olay yok. Mail ayıklıyordum, olacak iş değil gün içinde buna vakit bulabilmişim.

Masa üstü telefonlar önemliydi o zamanlar, hayat bağımız. Dahililer sekreterden geçmezdi, çaldı, bir baktım genel müdürün numarası. Açar açmaz sorduğu: “Kıyafet yönetmeliğimizde dekolteyle ilgili bir açıklama var mı?”

Çok iyi hatırlıyorum, durup dururken neden öptü demiştim. Anlamı yoktu ki o anda yönetmelikte var ya da yok demenin, bekledim, açıklaması gelecek nasılsa arkasından. Sabah bir şubemize gitmiş, çalışanlarımızdan birinin kıyafetini uygun bulmamış. Semt Kocamustafapaşa. “Bir bankacının ciddiyetine uygun olmayacak açıklıkta” dedi. Hatta tam sözü şuydu “Cadde’de gezmeye çıkmış gibi”. Arkasından da cevabı imkansız sorular gelmişti: “Şube müdürü farkında mı? Her gün, her şubede kıyafetlerin yönetmeliğe uygunluğundan nasıl emin oluyoruz? Bu konuda insanlarda hassasiyeti sağlamak için bir şey yaptın mı?“

Gayet soğukkanlı ve ucu kapalı cevap vermiştim: “Bakarım, önce bir anlayayım, gerekeni yaparım, söylerim sonra size de.”

Nereden başlanır? Tabii ki faili teşhis etmekle:) Önce bir olay yeri incelemesi yapmak lazım. Bakalım ne kadar ciddi.

Bu arada ne derttir o kıyafet yönetmelikleri. Hele kadınların giyecek sonsuzluğunda. Mümkün değil hayatın tüm ihtimallerini kapsayan bir ifade bulmak. Biz de zaten yanar döner bir ifade koymuşuz, açtım baktım o anda. “Mesleğin gerektirdiği ciddiyet ve özende” gibi anlaşılmaz bir şey. Tabii ki dekolte lafı yok.

Havuz arabalarımız ve şoförlerimiz vardı. Kim uygunsa söyleyin bina girişine gelsin, şube ziyareti yapacağım dedim. İşte günüm şekillendi. Var mı öyle sakin oturmak?

Yolda düşündüm, bir ziyaret bahanesi uydurmak lazım, diyemem ki ‘o kadını’ görmeye geldim diye. Adı sanı da belli değil üstelik, şubede teşhis edeceğim. Kıyafetten çıkaracağım. Doğrusu yolda aklımdan iki önlem geçiyordu; yönetmeliğin ifadesiyle biraz oynarız, şube müdürlerine gönderirken kapak yazısında da, aman konu sizde falan gibi bir şeyler deriz.

Olay yerine geldik. Yahu görmüyorum ben bir şey. Çoğu zaten benim mülakatını yaptığım insanlar, herkes gülümseyerek hoş geldiniz diyor. Birisi için belki bu olabilir dedim. Bodysuit giymişti. Biraz önü oyuk ama bence normal. Altına da minik çiçek desenli pastel bir kloş etek (yanlış söylemedim, böyle denir değil mi?) ve de beyaz babet ayakkabılar. İnce uzun bir kızdı. İtiraf edeyim hoş olmuştu. En son ona karar verdim. Herhalde body’nin üzerinde ceket vardı, ki çalışırken çıkarmış. Düz ayakkabı, etek deseni, vücuda yapışan üst.. eh, yorumu zorlarsak biraz ‘rahat’ bir kıyafet. Casual’ın sınırlarında.

Karar verilmiştir dedim içimden, yapacak bir şey yok. Biraz oyalandım, hatır sordum, şube müdüründen dert dinledim.

Hadi dedim şoföre dönüyoruz.

Daha sonra hiçbir şey yapmadım. Böyle sınır vakalarda karıştıkça daha bozmak da var. Sonu yok bunun.

Döndüğümde hemen genel müdürü aramadım. İşi gücü yok bunu mu düşünecek? Bir karşılaştığımızda “şube müdürleriyle sohbette denk gelirse konuşuyoruz, kadın müdürlerle daha kolay oluyor biliyor musunuz” dedim.

Kim bilir nerededir şimdi body’li güzel kız. Kesin emeklidir. Hiç duymadı, bilmedi bunları.

Hard İK

Nasıl eğitmen olunur?

Girizgah yok, konuya geçiyoruz. Bu bir how-to yazısıdır.

Önce içerik (tasarım), sonra sunum.

Çıkış noktası, amaç. Çünkü kurumsal eğitimler pragmatiktir. Amaç, yararcılık. Oradaki bilgi, kurumun hedefleri için bir araç. Onun için, her şey eğitim konusu olabilir. Kural basit: Amaca hizmet eden konuyu bulun ve ondan uzaklaşmayın. İstediği kadar alışılmamış olsun, isterse hiç yapılmamış olsun, marjinal olsun. Gerekliyse, doğru içerik odur. Gerçek hayattan örnek mi? Kıyafet kombinasyonu eğitimi (kombin denmez, o uydurma laf). Her türlü beklenen davranışın eğitimi. Bir yazılımı kullanma eğitimi.

İçerik kalitesi zor zanaat. Bilimsel olmalı. Bilimsel bilgi; bir sisteme dayanan, tutarlı (birbirini tamamlayan), deneylerle veya yöntemli gözlemle elde edilmiş, eleştiriye açık bilgidir. Burası çok önemli, öyle oku geç olmaz. Mesela tıp, psikiyatri ve psikoloji bilgileri, sistemli (birbiriyle ilişkili bir bütündür), yöntemli ve deneylerle elde edilmiştir. Dr. Mehmet Öz, bunları en eğlenceli şekilde kullanır. Dr. Oytun Erbaş, Psikiyatrinin Kara Kitabı’ında, mevcut beyin bilgilerinin bile fazla kestirmeci ve basite indirgemeci olduğundan bahseder, ama bütün konuşmaları o temele dayanır. Dr. Canan Karatay, her ne kadar ketolojik terimini telaffuz etmese de, o konudaki on yıllardır bilinen gerçekleri kullanır. Daniel Goleman, duygusal zekayı anlatırken, kitabının yarısına yakını dipnottur. Dr. Engin Geçtan’ın söylediklerinin temelinde Jung ve Gestalt vardır. Doğan Cüceloğlu ve Üstün Dökmen, tamamen bilişe (cognition) dayanırlar.

Geçmişte, yıllarca eğitim notlarımın sonunda kavram sözlüğü ve kaynakça verdim. Yeditepe Hukuk’daki dersimde, sosyal psikolojiyle hukuk prensiplerini eşleştirirdim. Bugün hâlâ konuşmalarımda, isteyenin dayanaklarıma ulaşması için hashtag’ler veririm, beni dinlerken aratırlar, göz atabilirler.

Anlatmak, başka ustalık. Bir beceri. Her türlü üslup mübah ama bir de o bildiğiniz, değişmeyen sunum tekniği gerçekleri var. Onlar hata affetmez. Oralar tuzak dolu. Ne giydiğiniz önemli. Mimiklere kadar beden dili, postür (duruş) önemli. Slaytların görünümü önemli. Fiziki mekan önemli. Şimdi anlatamam, kocaman bir konudur ama bir de şu var: Artık öyle bir noktaya geldik ki, her şey uygun olsa bile yetmiyor, üstüne bir de özgünlük lazım. İnsanlar içeriğe saygı duyarken, sunanı da sevmek istiyor.

Mesleğinde çok iyi bir yere gelmiş birinin hâlâ gidebileceği bir yer var: O birikimi anlatmak ya da yazmak.

Son söz: Aynı şeyi tekrar tekrar anlatmak insanı aşağı çeker. Bir eğitmenin kendini gerçekleştirmesi, anlattığını ezberlememektir. Hep başka, hep yeni yollar lazım.

İyi bildiğiniz bir alanın eğitmenliğinden daha büyük bir gelişme olamaz.