Sınıfta bir ağır abi

Hiç unutmam birgün gene bir eğitimd…:)))

Hep böyle başlanır ne yapayım.

Şaka değil, ağır abimiz o sabah sınıfta hemen belli oluyordu çünkü en arkada sandalyesini uzaklaştırmıştı ötekilerden. Öğretmen denetimi yapan müfettiş gibiydi. Ayrı, özel, karışmayan, konuşmayan. Hatta önce gidici sandım, grubu biraz izleyip çıkacak.

Düşmanımsı bir ifadesi yoktu. Daha çok tarafsızdı sanki; görevdir, yapılacak.

Takılmadım, karışmadım.

Bir ara duydum, ona Metin abi diyorlardı. Yakaladım ‘abi’deki tınıyı; kesin sevgiyle karışık bir saygı vardı içinde.

Metin abiniz ha? Peki.

Gün biraz ilerlemişti.

Ben hiç kimseye sen söyle demem. Yetişkin adam kasılmaz, milletin önünde zor duruma sokulmaz. İsteyen konuşur derim daha en başta.

Birisi bir şey söyledi. Hatırlamıyorum şimdi. Sevdim. Çok hayattandı, döndüm ‘hoşuma gitti bu be, değil mi Metin abi’ dedim.

Düşünmemiştim o gelişi. Koptu öyle.

Ondan bir şey istemedim. Ona bir şey sormadım. Konumunu kabul ettim sadece; statüsünü değiştirmedim, olduğu gibi kullandım.

Başıyla onayladı. Sonra çocuğa döndü, adıyla, ‘aferin’ dedi. O kadar.

O an neydi biliyor musunuz, bütün dengelerin yerine oturduğu, zihinlerde benim Metin abinin yanına ışınlandığım andı. Metin abi de hafif yana kayıp bana yer açmıştı. Hiçbir şey demeden oldu bütün bunlar.

Gün biraz daha ilerlediğinde ne oldu biliyor musunuz? Ben anlattıkça, Metin abi arkadan arada talimatlar vermeye başladı, ‘söyle Mustafa fikrini’, ‘anlat Mehmet, senin böyle bir adamın vardı, ne yapmıştın’.

Ders olmaktan çıktı, hayat okulu oldu. Ben kolordu, Metin abi tugay. Emir komuta zinciri içinde sınıf da bordo bereli timi.

Gün sonunda Metin abi yanıma geldi, dedi ki, ‘gelecek ay emekli oluyorum, yolun düşerse ziyaretime beklerim hocam’.

Sonra ötekiler tek tek. Sıraya girerek. Bazıları iki eliyle.

Akrediteydim.

Unutulur mu bu anı? Umarım hayattadır, keyfi iyidir şimdi.

 

Yalnızlığa mahkûmiyet

80’lerin başları.

Asistanlık sonrası çömez banka avukatlığı yıllarım. Çok sıkılmıştım icra takibi sarmalından. Dört dönüyorum, ne yapsam da meşru yolla kaytarsam diye. Çıktı bir fırsat: Şubelerde en sık yapılan hatalar ve ihtiyaç duydukları pratik hukukî bilgilerle ilgili banka içi kitapçıklar yazmak. Ee, yazınca peşini bırakmazlar ki, gel bir de anlat derler. Birkaç yıl sürmüştü yoğun hukuk eğitmenliğim.

İşimi o kadar severek yapıyordum ki, diğer eğitimlerin de organizasyonunu verdiler. Bunun adına eğitim yöneticiliği diyorlardı.

Yani avukatlığa veda.

Birgün dediler ki, sen iş hukukunu biliyorsun, eğitimin yanında bankaya karşı açılan iş davalarının takibini de al üzerine.

Gıdım gıdım yanaşıyorum İK’ya.

Ve büyük an: Bağlı olduğum genel müdür yardımcısı dedi ki, MT almaya başlıyoruz (bilmeyene not: management trainee, sıfır km yönetici adayı), onların seçilmesi mükemmel olmalı, git dışarıdaki bir muhabir bankada (işbirliği yapılan banka diye anlayın) işbaşı eğitimi yap, sonra gel ve proje olarak yürüt.

Fransızca konuşulan bir banka işime geldi, Belçika’da Banque Bruxelles Lambert’e gitmiştim. 6 hafta yöneticinin asistanı gibi çalıştım. Özellikle süreçler. Ne gözlemler, ne biriktirmelerle geldim.

Döndüğümde yeni işim İK idi. Yıl 1986. Ama spesifik bir parçası: İşe almalar, iş davaları ve aslî görevlerine atanıncaya kadar MT’lerle ilgili her şey.

İK’nın içinde bir masa verdiler bana. Etrafımda tanımadığım 8-10 kişi.

Ne oldu biliyor musunuz, beni yabancı unsur saydılar. Departmanda kıyamet gibi bir şeyler yapılıyordu ve hiçbir şeye dahil değildim. Beyoğlu’unda kaldırıma masa atmış milleti seyrediyor gibiydim.

İK’nın, ulvi görevleri olan kodamanları vardı. Ücret skalasına çalışıyorlar, performans sistemleri kuruyorlardı. Hele özlüğün başında bir Medusa vardı ki, en yıkıcısı oydu. Yokmuşum gibi davrananlar..

Öğlenleri birlikte yemeğe çıkarlardı, ne gel ne bir şey, tek başıma departmanda oturduğumu bilirim. Çalan telefonları çekerdim (öyle denirdi, başka masada çalan telefonu tuşlayarak açmak yani).

Onlardan değildim. Belki de kariyer yolumu sevmediler, dünkü avukat, eğitmen ne anlar İK’dan.

Kara koyunluğumu dün gibi hatırlıyorum.

Sonra ne mi oldu?

Ben oradan gittim. Başka yerlerde hep İK’cılık yaptım. Departman yöneticisi oldum. Genel müdür yardımcısı oldum. Sonraları İK danışmanı oldum.

Hayatımı değiştiren, bana güvenen o genel müdür yardımcısını o kadar unutmadım ki, bugün oğlum onun adını taşıyor.

Kodamanlardan birisi çok önemli yerlere geldi, şimdi emekli, hiçbir bilgim yok. Birisinin, kendi küçük bordrolama şirketi var. Medusa silindi gitti.

Ben, Duracell tavşanı, hâlâ trampetimi çalarak ilerliyorum.

Bugün en iyi yaptığım şey mülakattır; benden özel ve hassas mülakatlar istenir. İşte böyle.. bir insanın inisiyatifi sayesinde tesadüfen başladı ve bugünlere geldi.

7 alışkanlık anılarım

1996.

40’larının başında sokağa düşmüş bir adam. Kurumsal konforu bırakıp ilk defa mükellef olmuş. Şirketi, ofisi, çalışanları var. Serbest çalışmanın çömezi; her ay başında kabus gibi çöken ödemelerle ve vergilerle daha yeni tanışıyor.

Yılların kurumsal alışkanlığıyla işimi çok özenli yapmayı istiyordum. Bir fikir versin size, kitapçık gibi föy volan bir broşür ve web sitesinin maliyeti 5.000$ tutmuştu.

Daniel Goleman’ın Duygusal Zeka’sı yeni konuşuluyordu ve yetkinlikler daha yalama olmamıştı. Boyatzis’in yetkinlik modelini de iyi biliyordum. Bu iki konuyu birleştirip bir eğitim tasarlamıştım, adına yetkinlik tasarımı demiştim, amiral gemim oydu. Ders notlarının sonunda kavram sözlüğü, kaynakça falan vardı, öyle bir ‘sokağa’ uyumsuzluk. Fazla ciddiydim yani.

Birgün ofisime ziyarete gelmek için iki kişi randevu istemiş: Yalçın İpbüken‘le Viktor Sidi. Duymuştum adlarını ama tanımıyordum. Koç’un yeni kurulan eğitim şirketi İDEA’nın iki yöneticisi.

Teklifleri ilginçti.

O günlerde Dünya’da çok popüler olan Stephen Covey’in Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı’nın Türkiye’de münhasırlık hakkını almışlardı. Ama Covey, kendi eğitmenlerim anlatacak demiş. Koç şirketlerinde o kadar iyi İngilizce bilen katılımcı bir zaman sonra bitmiş. Türkçe devam etmek için Covey’nin koşulu şuymuş: Eğitim hakkını verdiği kurumun ülkesinden gelen eğitmeni Amerika’daki Enstitüsünde eğitecek, sertifikaya hak kazanırsa, onun kurallarına mutlak uyularak anlatılacak.

Bana 7 Alışkanlığın akredite eğitmeni olmayı öneriyorlardı. İDEA ile bir sözleşme imzalayacaktık, onların müşterilerinden başkasına anlatmayacaktım. Hatta sözleşme sona erdikten bilmem kaç yıl sonrasına kadar anlatamayacaktım.

Önemli bir karardı. Birkaç gün düşündüm. Kabul ettim.

Web’imin, kataloğumun hiçbir önemi kalmamıştı, çünkü 7 Alışkanlık’tan başka şey yapmaya vaktim kalmayacaktı.

Sözleşmeyi imzaladık. Masrafları İDEA ödedi, Utah’a gittim. Haftalarca, başka ülkelerden gelen eğitmen adaylarıyla eğiticinin eğitimi aldık. Askeri kamp gibi bir şeydi, mesela sabahları 7’de kalkıp doğada belirli bir mesafe yürüyüş zorunluğu vardı. Covey, bazı bölümleri bizzat anlatıyordu. En tuhafı da, sonlara doğru, her milletten eğitmen, sınav gibi, 20 dakika kendi dilinde demo yaptı. Covey dinleyip değerlendirmişti; beden diline, enerjiye, tonlamalara bakıyordu.

Türkiye’deki eğitimler aralıksız 2-3 yıl sürdü. Hatırlamıyorum kaç defa anlattığımı.

O kadar ayrıntılı veriliş kuralları vardı ki, içime işlemişti artık. Bugün onları hep biliyormuşum gibi geliyor.

Bazen başkalarına yol gösteriyorum.

Kimse demiyor, bunları nereden biliyorsun diye. Yıllara veriyorlar.

Halbuki zorla öğretilmişti onlar bize:)) Onlar benim sözleşmemde uymak zorunda olduğum usullerdi.

İK yazılımları ile sınavım

Fî tarihinde (Osmanlıca içinde demek, neyin başına gelirse o zamanın içinde anlamına gelir, mesela fî 90’larda) yazılımlar vardı ama ulaşılmazlardı.

Hadi adıyla söyleyeyim, Renault yıllarım. Beni işe alan expat genel müdür (hayatta mı bilmiyorum, mösyö Bernard Brun) bana ulvi bir görev vermişti: İK’yı şirketin geleceğine hazırlamak. “Her türlü fikrî ve altyapısal hazırlığını yap, şimdilik kimseyle paylaşmana gerek yok, geliştir, bekle” demişti.

Çok heyecan vericiydi 36 yaşında bir İK’cı için.

Paylaşacak kimse yoktu içeride, kendi başıma düşünüp karar vermeye çalışıyordum. Aslında ne kadar sağlıksız bir durum değil mi? Otomasyon olmalı demiştim, İK ‘bilgisayara geçmeli’. Evet, tam terimiyle söylüyorum. Dijital lafı edilmezdi o zamanlar. Bunu dediğim yıl 1990.

Ne yapacağım? Piyasada İK yazılımı falan yok. Zaten öyle bir kavram yok. Hatta İnternet yok.

Yazışarak aramaya giriştim. Fransa’da ve İngiltere’de İK yazılımı arıyorum, onların dilini bildiğim için. Ve buldum. Peterborough Software. Adının olduğu yerde. 1963’den beri İK yazılımları yapan bir şirketmiş (bu arada şimdi baktım ki, Ocak 2004’de kapanmış). Kendi başıma Mösyö Brun’den satın alma onayı aldım, uçağa atladım gittim. Dikkat edin, yazılımı almaya gidiyorum! Bir hafta Peterborough’da kaldım. Bir sürü anlattılar. Ve floppy disc’leri çantama attım döndüm (yeni nesil bu dediğimi anlamayabilir, uğraşamayacağım valla).

Disketleri bilgisayarıma yükledim. Başladım çalışmaya. Ha.. tek desteğim, hot line diye bir şey var, açıyorsunuz İngiltere’ye telefonu, bu neydi diye soruyorsunuz. Başka destek falan yok.

Amacım bir veri tabanı yaratmak. Öyle bordro iddiasında falan değilim. Zaten birkaç bin kişilik kurum, 30 kişilik bir İK departmanı var, özlük yıllardır nasıl yapılıyorsa yapılıyor.

Ve ilk adımda tosladım. Bir kişinin bilgilerini girmek için önce sosyal güvenlik numarasını girmek lazımmış, giriyorum almıyor, çünkü İngilizlerin basamak sayısıyla bizimki aynı değil. Açtım hot line’ı, dediler ki, bunu çözmek için ya bir kişi oraya gelecek, ya siz geleceksiniz!

Daha bunun gibi kaç tane uyumsuzluk. Olay patladı. Kaldı elimde floppy’ler. Bir işe yaradığı yok. Ödediğimiz çöpe.

Bu nereden mi aklıma geldi?

Bugün İK yazılım firmaları beni arıyorlar. Size bir demo yapalım diyorlar. Hem yönlendirici fikirlerimi almak için, hem beğenirsem duyulmasında destek olmam için.

Adı sanı duyulmamış şahane no name’ler var.

Yerini bulsa ne işler başaracak, seçmekte zorlandığım yazılımlar bazıları.

Nereden nereye değil mi? İkisi de bir ömre sığdı.

 

 

Asistanlık anılarım

Yıl 1980. Hukuk yüksek lisansı yeni bitmiş. Avukatlık stajı tamam. Asistanlığı aklına koymuş genç bir adam. Kürsü umurumda değil (evet efendim böyle derdik, bölüm falan bilmem ben), yeter ki birisi olsun.

Mezun olduğum Üniversite dışında bir yerden kuşlar haber getirdi, bir hoca asistan arıyormuş. İlan milan yok, etrafa haber verme usulüyle. Tanımıyorum, olsun. Gayet uydurma bir görüşme yaptık, hemen tamam dedi. Hatta atama kararını bile bekleme dedi, yapılacak işler varmış. Önüme kitabının baskı öncesi tashih edilecek (söylememe lüzum var mı, düzeltme) fasiküllerini koydu.

Tuhaf bir insandı. Kelimeyi bilerek kullandım, tuhaf. Bir saplantı şeklinde kitap yazardı. Sanıyorum yazdığını hiç okumuyordu. Hani filmlerde gazeteyi baskıya yetiştirmek için telaş olur. Son kelime yazılıp kağıt daktilodan çekerek çıkarılır, oradan doğru baskıya.

Bizde de bana!

Odasından çıkmıyordu, sürekli yazıyordu. Hatta galiba yemeğini çalışma masasında yiyordu. Birgün beni eve çağırmıştı, yazdıklarımı vereceğim hemen okumaya başlarsın diye. Gittim, bitmemiş. Otur bekle azıcık dedi. Bekledim, o bölümü o sırada yazdı ve verdi. Sıcak sıcak.

Sınav dönemlerinde gözetmenlik sırasında tashih yaptığımı hatırlarım. Artık refleks olmuştu düzeltmek, başka ders kitaplarında yazım hatalarını görüyordum.

Birgün bana dedi ki, derse gidemeyeceğim, bu bölümü yazmam lazım, sen git şuradan şuraya anlat. Sonra adet oldu, o dönem hep ben anlatmıştım.

Hoca yazıyordu.

Bir buçuk sene böyle sürdü.

Sonunda ben hiç niyetim yokken -kendime göre başka gerekçelerle de- avukatlığa başladım. Şimdi düşünüyorum da, hocama veda ettiğim ânı hatırlamıyorum. Galiba öyle bir şey olmadı, çok meşguldü.

O dönemle o kadar alâkam kalmamıştı ki, çok sonraları duydum, hoca da bir süre sonra ölmüş.

Acaba yetiştirmeye mi çalışıyordu?