4×4 eğitim

2001 yaz sonlarına doğru kriz sonuçları artık şekilleniyordu. Ecevit’in ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş hızlı değişimlere girişmişti. En büyük kırılmalar da bankacılıktaydı. Kamu bankalarının ortak yönetim kurulu başkanlığına Vural Akışık getirilmişti. Emlakbank ve Halkbank’ı Ziraat’ın altında toplamayı düşünüyorlardı. Süper yönetim zamanlarıydı. Her şey mümkündü (aslında bugünkü gibi).

Robert’li, ODTÜ’lü, doktoralı Vural Akışık özel sektör bankacısıydı. Doğal olarak ekibini, tarzına uygun kişilerden kurmuştu; çevik, pratik, iş bitirici, kestirmeci ve yetkin. Onlar da bildiklerini etrafına topluyordu. İstanbul’dan Ankara’ya, belirsiz bir süre eğreti yaşamayı kabul eden göçebe bankacılar devri başlamıştı.

Buna danışmanlar, eğitim firmaları, o günlerin yalnız kovboy popüler eğitmenleri de dahildi. Yani ben.

Haftalarca, aylarca Halkbank’ın misafirhanesinde kaldığım zamanlar o yıldı işte.

Birgün toplantıdayız. Baş aktör, o sıralar neredeyse bankada yatıp kalkan meşhur bir denetim firmasının yönetim danışmanları. Konu, müthiş bir eğitim bütçesi olan o yıl, eğitim planlamasını yapmak. Ben, konuk sanatçı olarak toplantıya davet edilmişim; stratejiyi tam anlayayım da, ne anlatacaksam, eğitmen olarak bilerek anlatayım diye.

3 dev kamu bankasının personel sayısı çıldırtıcı, benim telaffuz etmeye alışkın olmadığım rakamlar. Binlerce kişiden bahsediyorlar. Önemli unvanlı insanlar vıdık vıdık tartışıyordu. Yok hangi operasyon bilgisi eğitimleri yapılmalı, yok hangi pozisyondan başlamalı.. Denklem bir türlü tutmuyor; onların düşündüğünü yapmak için yüzlerce eğitmen, birkaç yıllık süre lazım. Çıkamıyorlar işin içinden.

Sıkıldım.

Niyetim hiç karışmamaktı ama dayanamadım. Bakın dedim, “belli işte elbise bedene uymuyor, isterseniz buradan gitmeyin, çok basit düşünün, bu kadar insana acil ne lazım şu anda?”

“Bir defa tektipleşme lazım, 3 bankanın operasyonel farklılıkları giderilmeli, bunu süreçlendirmek kolay, kalır değişen işlerin sahiplerine anlatmak”.

“İkincisi, insanlar belirlilik istiyor. Ne yapacaklarını bilmek istiyor. Onlardan beklenen yeni davranışlar var, mesela şube dışına çıkıp aktif pazarlama yapmaları isteniyor. Bu aslında kültürel bir değişim ama böyle demeye gerek yok, yapacaklarını söylemek yeter. İşte anlatılacak bir konu daha”.

“Dünyada bankacılık değişiyor. Basel kuralları geldi. Risk ve iç denetim diye bir kavram doğdu. Daha önce olmayan bölümler kuruluyor. Bu herkesi ilgilendirir. Bunun ne olduğunu açıklayalım millete”.

“Üç banka yazılımlarını birleştiriyor. Mutlaka bilmedikleri yeni ekranlar, yeni bir mimari, yeni menüler olacak. Özellikle şubedekiler hızlı adapte olmak zorunda, onlara hap kullanıcı eğitimleri verelim”.

Yani dedim, “boş verin her zamanki eğitim programlarını. Bu seneki özel olsun. 4 koldan bastırın işte. Başka eğitim falan da olmayıversin”.

Demiştim ki aslında, bütün bildiğinizi unutun, değiştirin kafayı.

Derdim neydi biliyor musunuz, toplantı bir an önce bitsin, gideyim kahvemi içeyim, kitabımı okuyayım.

Masada sessizlik oldu. Denetim firmasının danışmanı iyi fikir dedi. Sonra ötekiler de olabilir dedi.

Dediğim uygulandı. Adına da kendi aramızda 4×4 eğitim dedik. Dört çekerli eğitim.

Ben de o sabah kahveme bir an önce kavuşmuştum.

İkna

Çömezdim daha. Avukatlıktan İK’ya ilk geçiş zamanları. İşte.. 84-85 falan. İK ile ilgili tek bildiğim, beni işbaşı eğitimine gönderdikleri yurtdışı halleri.

Çalıştığım bankanın uçtuğu yıllar; piyasanın yıldızıyız.

Amerika’lardan doktoralı bir yöneticim var (yıllar sonra ortağım olacakmış). Bir performans sistemi tasarlamıştı. Evet, kendi başına. İçindeki her şeyi yeni duyuyorduk. Çan eğrisi.. beklenen davranışlar.. davranış skalaları.. Nasıl dikkatli dinlerdim onu. Hatta birgün kendimde fark ettim, dinlerken gözlerimi fazla açmışım. Eti kemiğiyle ustanın yanına verilen çırak gibi. Bir Dünya keşfediyordum, şaka mı, 10 yıl kendimi adadığım hukuktan sonra yeni denizlere açılıyordum.

Neyse, sistem çalışıldı, altyapısı kuruldu (dijital falan hikaye tabii). Hazırdık. Bizimki dedi ki, yürü şubelere anlatma turuna çıkıyoruz (eğitim bölümünün yöneticisiydim o zamanlar), ‘sen de gelip kişi kişi onları göreceksin, notlar alacaksın. eğitim ihtiyacının tespiti her şeydir’.

Düştük yola. 30-40 tane şubemiz var, tek tek gezilecek. Öyle demiyorduk ama yaptığımızın adı ikna turu.

Alışmıştım artık. Neredeyse rutinimiz vardı. Bir gün evvel varırız, şube müdürü gece bizi ağırlar, yemekte biraz altlık yapılır. Ertesi sabah şube açılmadan herkes toplaşmış bizi bekliyordur. Kimisi ayakta, kimisi bir masanın kenarına ilişmiş.

Bizimki sıkı hatiptir, anlatır da anlatır. Ne mi düşünürdüm o anda? Bu anlattığı şeyler bizim o soğuk sistemden nasıl çıktı derdim. Bir yaşam çizerdi. Dinleyene mükemmel planlanmış gelirdi. Bana da..

Sonra bir sonraki durağın vakti gelirdi. O insancıkları arkada bırakır, yenilerine aynısını tekrarlardık.

Turnemiz bitti. Yorulduk. İyi iş çıkardık demiştim kendi kendime. Oldu.. yaptık.

Sonra hayat devam etti. Hiç bizim çizdiğimize benzemiyordu. Bir sürü aksamalar, anlaşılmamış noktalar, olmayacak çarpıtmalar, tuhaf tuhaf uygulamalar, cevabını hiç düşünmediğimiz özel durumlar, duygular duygular..

Hayır.. olmamış. Turne işe yaramamış. Çöpmüş.

O şahane sistem sonunda kuşa döndü. Yapamadık bence (kimse bunu açıkça itiraf etmedi).

Üzerinden neredeyse 35 sene geçti. Şimdi geldiğim nokta ne biliyor musunuz? Güzel anlatmak yetmez! Kılavuz kitapçıklar, toplantılar, hatta bugünkü albenili yazılımlar.. hepsi boşuna.

Performansın bir davranış normuna dönüşmesi bambaşka bir şey.

İkna değil, gerçek açıklamalar olmalı. İnsanı sistemler değil, kültürler ölçmeli. İstediği kadar uzun ve zahmetli olsun, önce hayatlarına girmeli, sonra yöntem kolay.


Çarpma ânı

Motivasyon, tüm zamanların popüler konusudur.

Usanmıştım bir aralar bilir bilmez her yerde kullanılmasından. Gerçekten nedir diye derinine araştırmıştım. Bulduklarım, bildiklerimizin çok uzağındaydı: Bu bir kavramlaştırma çabası.. birbirinden farklı bir sürü kuramsal açıklaması var (hatta kronolojik sıralanabilir, bakış açısındaki evrimsel gelişmeyi görürsünüz).. çok denk gelirse toplu da olabilir ama aslında kişisel.. değişken..

Söyleyin şimdi, bu karmaşayı, kafasında kalıpları olan insanlara nasıl anlatırsınız? Gene de hep istenirdi: Şu bizim çalışanlara bir motivasyon eğitimi yap! Tercümesi şuydu: Biz motive edemedik, sen dene. Ya da, amaç eğitim değil zaten, eğlendir işte.

Bir keresinde iyi ya tamam demiştim; içeriği iyice içsel motivasyona (tıpçılar entrensek der ama başka yerde kullanırlar) kaydırırım, başarabilene de bir hayrım olur.

Grubum bir bankanın çalışanlarıydı. Eğitim de Cuma-Cumartesiydi. Bir bizden, bir sizden mantığı.

Konuştuk ilk gün. Fena bir gün değildi.

Ertesi sabah bir geldiler, suratlar allak bullak. Önceki gün bankada büyük bir işten çıkarma operasyonu yapılmış. Çoğunun bir-iki arkadaşı gitmiş.

Ve biz motivasyon eğitimi yapıyorduk.

Nasıl?

Otel odası

1994 sonları, sokak kedisi olduğum zamanlar.

Hayat ittirdi, yoksa ben o kadar girişimci değilim. 15 yıllık kurumsal kozamın dışına çıkmak zorunda kalmam başka bir yazının konusu olsun. Ortağıma da güvendim (Cüneyt Ülsever), iyi isimdi, o da bir faktör.

Neyse olaylar gelişti, düşündüğümden farklı bir iş çıktı ortaya: Bir çeşit güvenilen ‘taşeron’ oldum. Evet evet, kimse benim meslek bilgimi istemedi, gel bizim için hep eğitim yap dediler. Koç’un İDEA’sı.. Bilge Erengül’ün Consultraining’i.. Hayır denemeyecek yerlerdi. Onların bir parçası oluyordum o program boyunca.

Büyük, çok uzun projeler veriyorlardı bana, al sen halledersin diye. Büyük diyorsam büyük; mesela bir bankanın tüm şube müdürleri, kültürel değişimlerde tüm çalışanlar. Her biri aylarca süren zor projeler. Yıllık planlamalar yapıyorduk.

Eğitimleri tasarlamak zevkliydi, ya devamı? Onlarca defa aynı şeyi anlatacaksınız. Her grup ayrı bir tat. Her katılımcı ayrı vaka.

Kurumların bölgeleri vardır; bölge bölge ele alırdık. Oraya gidince günlerce kalırdım, 15-20’şer kişilik gruplarla ikişer günden o bölgeyi ancak tamamlardık.

Bana bir otel ayarlarlardı. Odaya ilk girdiğim anda şöyle derdim içimden: Bir süre evim burası ha.. otomatik dönüştürürdüm odayı. Koltuğun önüne bir ayak uzatma taburesi, arkasına okuma ışığı, yanında sehpa üzerinde okunacaklar, yatak örtüsü gönderilir, dolaplar alıştığım gibi yerleştirilir, banyoda kendim yıkadığım bir bardak diş fırçalık olur, elektrikli traş makinem falan konur. En önemlisi, istediğim gibi bir yastık bulunur, o kuştüyü zımbırtılar odadan atılır. Mini buzdolabına dışarıdan kendim aldığım badem falan, bol su, hatta sevdiğim şaraplar konur (bunun izni için otel müdürüyle konuşmuşluğum bile vardır).

İlk fırsatta o katın housekeeper’ını bulurdum, sakın odamı eski haline getirmeyin diye. Girdiğinizde nasıl bulduysanız aynen öyle kalacak.

Sonra rutin hayat başlardı. Akşam üstleri eğitimi tamamlayınca, çok zor bir grupsa, ‘eve’ gidip koltukta yarım saat uyuklardım. Sonra akşam sosyalleşme görevim yoksa yemek için mekan keşfi vakti gelirdi. Günün en zevkli kısmı. Kendi başıma. Benim Foursquare’im, cep telefonumda kayıtlı taksiciydi. Arardım önceden, nereye gidiyoruz bu akşam diye. Hele Ankara’da bir Adnan vardı (17 yıldır bende kayıtlı, bayramlarda arardı eskiden, kim bilir nerelerdedir şimdi), ‘arkadaşlara da sordum, bir yer varmış sevebileceğiniz, bulacağız orayı şimdi’ derdi. Beni bırakır giderdi, kalkacağım zaman arardım, müşterin var mı, yakınlarda mısın Adnan diye.

Aralarda eğitim yapmadığım günler olurdu, bir-iki gün boşluk. O günlerin ritüelleri de başkaydı. Sabah biraz uyurdum. Oda servisine telefon ederdim (tabii ki isimleriyle, kim nöbetçi bugün diye), tepsiye neler koyacaklarını söylerdim. Onların kahvaltı türlerinden bana ne.

Boş günlerde akşam üstleri hüzün çökerdi bazen. Nedense hep aklıma ‘Satıcının Ölümü’ gelirdi. Willy Loman’a demişlerdi ya, ‘satabildiğin kadar sahip olabilirsin’ diye. Ne farkı var? Her grup, her zor katılımcı memnun ayrılmalıydı. Ve ben ertesi gün yeni bir grupla baştan başlamalıydım.

Willy başarmalıydı.

Seni özlüyorum Ali usta

Altan küçüktü daha, herhalde 7-8 yaşlarında falan (şimdi 30). Bostancı’da bir kasaplar çarşısı vardı, oradaki Dörtler et lokantasına giderdik ayda bir. Alışkanlığımız. Gelip gidişlerde dikkatimi çekerdi o sokaktaki ocakbaşı. Birgün estiler, hadi ya gelin şuna gidelim dedim. Bizimkiler tırstı; aile yeri midir, rahat eder miyiz diye. 90’ların ilk yarıları, ocakbaşı dediğin yer, yarı meyhanemsi, pek çoluk çocuk gidilen yerler değil. Haklılardı, alışılmamış bir şey önermiştim. 

Gerçekten hiç kadın yoktu. Birkaç erkek masası, o kadar. Benden bir inisiyatif daha: Gelin mangalın önünde oturalım! Kimse yoktu orada. Bizimkiler yavaş sesle bık bık söylenirken ustanın tam karşısına dizildik üç kişi. 

Başını kaldırıp özellikle bakmadı bile rahatsız etmeyeyim diye. Hep gözler aşağıda, işiyle meşgul. Benim zaten çocukluğumdan Antakya kültürüm var, hiç siparişte acemilik yapar mıyım? Bize bir gavur dağı salatası yapar mısın, ama nar ekşisi gerçekse dedim. Bir de patlıcan söğürme, bolca.

Ve dostluğun temel taşının konduğu an: Onun dışında sana karışmam, bildiğin gibi.

Taburesinde oturmuş, yerde yanı başında rakısı var, arada bir yudum alıyor, her hareketi bilinçli, bir sürü şeye aynı anda tam hâkim.

Acele yok.

Sonra tabakları uzatmaya başlardı. Önce köz arpacık soğan. Patlıcanları sıcak küle koyardı bu arada, arada parmağıyla hafif yoklardı yumuşaklığını, oradan anlıyordu olduğunu. Parmağıyla soyuverirdi kabuklarını. Eller olmuş zırh, sıcak işlemiyor. Sonra patlıcanları borcama koyardı, üzerine az zeytinyağı, ocağın uzağına bir yerde, ‘terlesin biraz’ derdi.

Bilmezdim neler vereceğini. Birer küşneme yapardı genellikle. Ardından şişte fıstıklı top köfteler. Sonra birer kaburga.

Devam edeyim mi derdi bir yerde. Tam zamanında.

İlkinde kalkarken adını sormuştum Ali ustanın. O kadar az konuşurdu ki. Fazla belli etmeden avuçtan avuca iyi bir bahşiş vermiştim.

Bir dahaki sefer gidelim mi dediğimde, Altan hemen, evet evet demişti. 

Müdavim olduk. Ayda 2-3, hop ustanın karşısına. Neler tattırmadı ki bize; yeni dünya kebabı, sarımsak kebabı.. En müthişi Kilis kebabı olurdu; köftesini, patlıcanı, köz domates biberi, pul biber kimyonla ince kıyar karardı, sonra da dürüm yapardı her birimize birer tane.

Epeyi zaman geçmişti. Birgün bir gittik, Ali usta yok. Garsonlara sordum, bilmiyoruz diyorlar. Bilmiyorlarmış, mümkün değil, başka bir sorun var. O olmayınca o gece vazgeçtik, çıktık.

Sonra ben bir ara gündüz oradan geçerken bir garsona üsteledim, nerede diye. Anlaşamadı patronla, içki sorunu vardı, mahalle arasında bir yere gitmiş diye duydum dedi (semti de söyledi).

Bir günümü ayırdım aramak için. Sokak sokak. Bakkallara burada kebapçı nerede var diye sorarak. Buldum. Zavallı bir semt mekanı. Apartmanların arasında. Akşamına gittik. O kadar mütevazı bir yer ki, ocak başında oturacak yer yok. Masada oturduk. Garson sipariş almaya geldi, yok dedim, sen hiç karıştırma, o gönderir. O gece garsonun şaşkınlığını anlatamam, Ali usta tek tek bir şey yapıyor, o taşıyor. 

Çok uzun sürmedi, gene kayboldu Ali usta. Bu defa aramadım. 

Birgün Bostancı çarşısındaki garson gördü beni geçerken, buldunuz mu dedi. Anlatmadım artık, yok dedim. Ben duydum dedi, pazarda çiğ köfte satıyormuş, aramayın.

Ah Ali usta ah, nasıl yükselttin çıtamızı. Sen bir sanatçıydın.

Kendineydi kötülüğün.