Avukatlık anılarım

Düşünmüyordum aslında, hayat ittirdi.

Sokağın hoyratlığından akademisyenliğe sığınacaktım. Doktoramın yarısındaydım. Asistandım.

80 ihtilalinin Üniversite’deki artçıları, para, heves, fırsat, Garanti Bankası’nın kurumsallığının çekiciliği.. hepsi birleşti.

Hukuk işleri müdürlüğünde 5 avukat vardı. Ben çömez. Takmadılar beni, yok gibiydim.

İlk dosyalarımı önüme yığdıklarında işim ne kadar önemli gelmişti gözüme. Hepsi icra takibiydi.

Ne yapmam gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yoktu.

En büyük yardımcım, can simidim, öğretmenim, rehberim, serviste çalışan, adliyeye getir götür işlerini yapan çocuk oldu. Yapıştım ona.

Adliye Sultanahmet’teydi. Kıblemiz 6’ıncı icra. Mesleğim, uygulama bilgilerinden oluşuyordu. Bir çeşit know-how. Harç nerede yatırılır? Kalemde dosya nasıl ‘çıkarttırılır’? (farkında değilsiniz, çok önemli şeylerden bahsediyorum). Nasıl ‘talep açılır’?

Süreler.. süreler.. icra hukuku tıp oyunu gibidir, sürekli dikkatli olacaksın. Bir sürü ayrıntılı kuralı olan, sonu belirsiz, sürekli yeni katılanların olduğu, bugün İnternette online oynanan oyunlar gibi bir oyun.

Çakallar (bankadaki eski avukatlar kendilerine böyle derdi, hakaret etmiyorum), işi bu kadar ciddiye almama alaycı bakışlar atıyordu. Hiçbir şey demiyorlardı.

Ve gördüm manzara-i umumiyeyi.

Bize gelenler, şubenin tahsili için her yolu denediği, aksiyona geçmekte geç kalınan borçlardı. Çoğu zaman tebligat adresinin dahi olmadığı ‘terminal’ vakalardı yani. Çabalarım boşunaydı.

Bunu anlamam, yüze yakın Sultanahmet seferime, onlarca hacze gitmeme mal oldu. İşimin bir tek amacı vardı: Muhasebenin, bilanço hazırlarken ihtiyacı olan aciz belgesini almak. Yani şimdilik bu borcu tahsil etmek mümkün değildir diyen, küçük, sarı, samanlı bir kağıt.

O zamanlar isyeaan şarkısı yoktu, ben besteledim onu ilk.

Kendime yeni oyuncaklar bulmalıydım.

Duydum ki, bankanın eğitim müdürlüğünün kurum içi kitapçık bastırma faaliyeti varmış. Bülten gibi şeyler, 40-50 sayfalık.

Gittim konuştum. Onlara bir pratik hukuk serisi önerdim. Lafı mı olur, yaz getir dediler.

Kendi ellerimle yeni bir çalışma amacı yaratmıştım.

4,5 yıllık avukatlığımın yarısı onları derleyerek, mahkeme uygulamalarını bilen hukukçulara doğrulatarak, sadece hukuken değil fiilen de yapılabilirliğini araştırarak ve en anlaşılır dili bulmaya çalışarak geçti. Buna basılı kitabım var denmez ama hâlâ kütüphanemde yaprakları sararmış bir seri vardır: İpotek, menkul rehni, mevduat haczi, icra takibi, cari hesaplarda kısıtlılık halleri.. Tüm şubelere dağıtılmıştı.

Hem o tip avukatlığın kısır döngüsünden kaçmış oldum, hem birkaç yıl anlamlı şekilde oyalandım, hem farkında olmadan yeni mesleğimin (eğitim birimi yöneticiliği) temellerini attım.

Yani sıkılmak bana iyi gelir. Yeni sulara açılmamı hep o sağladı.

Bu arada not: Yıllarca, hukuk işlerinden bir tek o iş takipçisi çocukla bayramlarda, yılbaşlarında kartlaştık. Kim bilir nerelerdedir şimdi?

 

 

Son eğitimim

2010 Ekim..

O yıl meslek hayatımdaki 30’uncu yılımdı.

Bir süredir eğitmenliğe nasıl bir final yapsam diye düşünüyordum.

Kendi kendime sessiz bir jübile.

Blog fikrim daha yok. Twitter’a -meğer başlamama çok az kalmış ama- daha sarmamışım. Türkiye’de TED konuşmaları yaygınlaşmamış, gayet ilgimi çekiyor.. sırf ona odaklansam nasıl bir şey olur diye aklımdan geçiyor.  ‘Interim management’ olabilir mi diye düşünüyorum, iddialı bir İK projesinde mesela.

Tam bu sırada rahmetli Şule Tanju aradı. Sevdiğim bir dostumdu.

Birkaç yıldır büyük bir yabancı bankada İnsan Kaynakları Grup Müdürüydü. Önemli bir projem var, seninle yapmak istiyorum dedi.

Şube müdürlerinin yönetici olarak gelişimini ihmal ediyoruz, onlar için çok özgün bir şey tasarla dedi.

Şahane! Büyük bir zevkle. Jübileyi erteliyorum.

Epeyi uğraştım. Pilot şubelerde hem müdürlerle, hem çalışanlarla görüştüm. Ortaya, içime sinen bir şey çıktı. Bilenler anlayacaktır, bu bir ‘ters yüz’ eğitimdi. Anekdotlar toplamıştım. Bazısı bire bir, bazısının üzerinde biraz oynanmış. Epizotlar halinde akıyordu eğitim. Önce gözlerinde o durumu canlandırıyordum, sonra sohbet başlıyordu, sonunda ben ‘beklenen yönetici davranışını’ ya da o koşullarda uygulamaları gereken tekniği gerekçesiyle anlatıyordum.

Bankalarda şube müdürü dediğiniz, eğitime en zor getirilen insan. Çoğu en son yıllar önce eğitim almış, hatırlamıyor bile. Açıkça yüzüme söyleyenler oldu, konsantre olamam ben, aklım başka yerde, son defasında zaten çok sıkılmıştım, beni affeder misiniz diye.

Şule kararlıydı. Senin reklamını ilk gruplar yapacak, yürü sen, arkandayım, getireceğim onları sana derdi.

2010 Kasım’ında eğitimlere başladık.

3 ya da 4 grup yapmıştık galiba. Yıl sonu yaklaşıyordu, kısa bir ara verelim dediler. Bilançolar bağlanacaktı.

Şule lösemiydi. Çok mücadele etmiş, iyileşir gibi olmuştu. 2011 yılbaşını Amerikan hastanesinde ikinci evim dediği odasında geçirmişti gene.

2 Ocak 2011’de onu kaybettik.

Aylar sürecek planlanmış eğitimlerimiz vardı daha. O acayip yağmurlu 4 Ocak’da, cenazesinin kalktığı Levent’teki caminin avlusunda, içimden ona söz verdim, senin anına tamamlayacağım bu işi Şule dedim.

Bir iki hafta falan sonraydı. Bir sabah gene erkenden Bankanın Mecidiyeköy’deki eğitim merkezine gittim. Bomboş. Hiç kimse yok. Orada her şeyle ilgilenen görevli bir adam vardı, bugüne eğitim görünmüyor bendeki haftalık planda dedi. Eğitim Müdürlüğüne telefon ettik, bir uzman kız, ‘özür dileriz hocam, eğitimler iptal edildi, size haber vermeyi unutmuşuz’ dedi.

Afalladım. Kısa bir süre toparlayamadım kafamı.

Ne yapayım bu saatte dedim. Öylesine İstinye Park geldi aklıma. Yeniden Gayrettepe’deki otoparka döndüm, arabayı aldım.

AVM yeni açılıyordu.

Sinemada Inarritu’nun Biutiful’u vardı.

Bilet aldım.

Sırt çantamdaki çoğaltılmış ders notlarını gişenin hemen oradaki çöp kutusuna attım.

Ve eğitimcilik kariyerimin jübilesini, ajandamdaki bir ders saatında Javier Bardem’le yapmış oldum.

 

İlk gün sendromu

İki şey yapacağım.

Anı/gözlemlerimi anlatıp, her biriyle ilgili yorum yapacağım.

Ve ilk günle yetinmeyeceğim, biraz devamına da gideceğim.

Hep derler ya, ilk gün erken gidin diye; başka sorunlar yaratır bu.

İnsanlar gelmemiş olabilir, kalırsınız öyle. Onlar için hergün birileri yeni başlıyor. Sabahın köründe güvenlik onay için arar, kimseyi bulamaz. Tesadüfen bulduğu gariban durumu bilmiyordur bile, üstlenmez. Yollanırsınız lobide beklemeye. Tam bir kendi ayağına sıkma durumu. En iyisi en baştan yakınlarda oturacak bir yer bulup, mesai başladıktan 5-10 dakika sonra gitmek. İzin verin bir nefes alsınlar.

Sevinç, coşku.. yeni yeri zihninizde yüceltme isteği.. İçiniz taşar. 

Yüksekten düşmek daha acıtır, yapmayın şunu. Orası da diğerleri gibi bir işyeri işte. Aynı rahatsız tipler, aynı itişmeler, aynı mutsuzluklar. İstediği kadar imajı parlak olsun, o bir imaj!

Sâkin.. Yeni sorunlara gidiyorsunuz. Yüzler, isimler, hikayeler değişecek. Profesyonelce keşfe hazırsınız, o kadar.

Bu gözler ilk gün ne kıyafetleri gördü: Siyah takım elbiseler.. düğün saç modelleri.. 

Akşama kadar mahallenin delisi gibi dolaşırsınız, söyleyeyim. Var ya şu ‘rahat şık’ dedikleri, o her durumda kurtarır sizi. Takım elbise şart mı diye önceden telefonla aramıştı birisi; gayet bilinçli bir hareket. Formül yok, boşuna aramayın. En iyisi ‘ilk gün gibi giyinmemek’.

Oryantasyon işkencesine hazır mısınız?

İK’ların hazırladığı ilk gün sunumları aslında ‘bot’lar içindir. Aklınızda hiçbir şey kalmayacak, suçu kendinizde bulmayın. Size organizasyon şemaları ve milyonlarca jargon anlatılacak. Hem de hızlıca ve rutin bir ses tonuyla. Boş boş dinleyin ve geçmesini bekleyin. Sonra asıl iş sizde; sormak ve not almak. Kendi bildiğiniz gibi. Çabuk, kısa kısa. Esas oryantasyon, öğlen yemekte etrafınızda kim varsa ona soracaklarınız ve onun doğaçlama anlatacakları.

Bir ‘survivor’ soru listesi hazırlayın; çay sabah kaçta hazır olur.. filtre kahve var mı.. ne zaman tazelenir.. yemek için yakınlarda en tutulan yerler hangisi.. sigara olayı nasıl.. ve bunları soracak bir ‘ilk gün kankası’ bulun, daha iyisi olamaz.

Ha çok önemli: İlk gün kendi telefonunuzla minimum konuşun, hatta sessize alın.

Negatif tipler çıkacak. İlk konuşmada kurumdan şikayet edecek. 

O anlarda değil katılmak, yüz ifadenizle bile onaylayamazsınız. Bilmiyorsunuz kaç numaralı klik üyesiyle konuştuğunuzu. Oryantasyonun bir amacı da kliklere erişmektir:) Çok erken daha. Pokerci yüzüyle dinleyip geçin.

Herkes kim olduğumu merak ediyordur, bir fırsatını bulup eski başarılarımdan bahsetmeliyim. Şu an kendimi kabul ettirmek için en doğru zaman.

Hiç de öyle değil. Hiç kimse takdirle, büyük umutlarla falan bakmıyor. Tam aksine, bakalım nerede tökezleyecek, bize uyabilecek mi diye bakıyorlar.

Mini bir ‘kendinizi tanıtma’ hazırlayın zihninizde. İçinde nötr, net, akılda kalıcı, kendinizi anlatan kelimeler olsun; sorarlarsa onu tıklar dinletirsiniz o kadar, yeter.

Ve tabu sözlere dikkat: ‘Eski işimde şöyle yapardık’ yok. Hâşâ yok. Ne eleştirel, ne överek. Bir tabu daha: Orasıyla ilgili fikir beyan etmeyin. Geçmişte birisi ‘ne kadar anlamsız bu kural’ demişti. Kurumu, sebebini bilmeden. Anlatanı kızdırır. Mükemmel bir düşman kazanırsınız. İlk gün kuralı: Sus ve anla.

İşi öğrenmem için bana nasılsa makul süre tanırlar.

Tanımazlar. Hatta bir hafta bile zor dayanırlar. Hemen iş beklerler. Bu arada görev tanımı denilen tarihi belgelerin size hiçbir yararı yok. Tam ne beklendiğini ‘derlemek’ zorundasınız. Az oradan, az buradan. Önce en yakınlardan başlayarak. Kendi anlatımlarının içinde kaybolmazlarsa. Yani işiniz yavaş yavaş belirecek, asla hazır ve net şekilde önünüze gelmeyecek.

Ben neler gördüm, burayı da çözerim.

Hayır bu kadar basit değil. Her kurum bir roman. Özgün değişkenleri var. Birçok şeyin sebebi olarak gördüğünüz kişi de sistemin/kültürün parçası olabilir.

Basit bir kural, kendi kendinize oryantasyon amaçlı 30/60/90 gün hedefleri koyun.

30 gün işleyişi anlamak, 60 gün insanları tanımak, 90 gün kendinizi konumlandırmak için.

30 gün hedefleri kendi kendinize okuyarak ve yaparak, 60 gün hedefleri başkalarıyla konuşarak ve dinleyerek, 90 gün hedefleri sadece düşünerek olur.

 

İyi yolculuklar.

 

İK efsaneleri

Şehir efsaneleri gibi okunacak.

İK’nın yaptığı hiçbir şey yok

Tepelerde stratejiler, diplomasiler, Bizans oyunları, dengeler, sunumlar, proje iknaları, itiraz karşılamalar.. ohoo insanın ömrünü yer. Aşağılarda özlükten, formaliteden, ıvır zıvırdan insanlar bitik. Ortalardakiler de bir şey yapamamaktan zaten kendileri muzdarip!

İK’cı dediğin dert dinler, insan sever

Alakası yok. O kişilerden menkul bir durum. Hiçbir görev tanımında böyle bir şey geçmez. Kurumdaki insanları tanır, ya da insan davranışları hakkında bilgi sahibi olmalıdır deseler neyse, o zaman doğru.

İK’cı birisinin adamıdır

Şart değil ama olabilir. Ona verilen hedefler olabilir. Belli stratejilere uyması istenebilir. Belli kişilere raporlayabilir. Bu paradigmadaki namus tınısını anlamıyorum. Herkes için ne kadar mümkünse, onun için de geçerlidir.

İK’cı stratejist olmalıdır

Her İK’cının rüyasıdır ama hayat öyle değil. Çoğu zaman İK’cı en son duyar. Ona tenfiz düşer (pardon hukuk deyimidir, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de yerine getirilmesine tenfiz denir); yani başkası karar verir, İK yapar.

İşe almadaki seçme yöntemleri haksız

Tamamen durumsal ve kişisel bir yargı. Her durum kendi içinde değerlendirilir. Bir sürü de doğru karar var. Kime göre, neye göre haksız? Çoğu yerde İK sadece ön seçim yapar, gerçek karar verici diğer yöneticilerdir. Eleme zor, yıpratıcı, sıkıcı bir iş; belki orada yol kazaları oluyor. Canı yanan kızıyor; e karşısındaki de müstahaksa al sana efsaneye katkı.

İK işten çıkarmalarda duygusuz

Doğrusu şöyle: İK, işten çıkarmalarda infaz eder. O noktaya gelinceye kadar ne aşamalardan geçilmiştir. Bu o kadar pis bir iştir ki, başka türlü yapılmaz. Maske şart.

 

Yani ne onunla, ne onsuz.

Onlar da değişim sancıları içinde; binmişler bir alamete, gidiyorlar kıyamete, yol dediğin yol gibi, ulaşmalı bir yere, amanieyyyynn..

 

 

 

 

Taşıma suyla İngilizce bu kadar

Bugününü bilemem ama benim okuduğum yıllarda (1965-1973) Saint Benoît’da İngilizce eğitimi berbattı. Yurttaşlık bilgisi dersi muamelesi yapardık; usulen.. var mı var. Dersin bir öğretmeni hep olmuştu ama onu bile hatırlamıyorum. İzi yok izi. Varsa yoksa Fransız Edebiyatı ve türevi dersler.

Bir dili çok iyi biliyoruz ya, yeter. Beklenmezdi bizden. İyi hatırlıyorum, babam, ‘ben iyi öğrenemedim Fransızca’yı, senin için memnunum’ derdi. Hiçbir engel olmadan kabul edildiğimiz için, hedefimiz Fransa’da Üniversiteye gitmekti, onun için İngilizce’nin lüzumu da yoktu zaten.

Sonra iş hayatında şok dalgası geldi. Sadece İngilizce gerekliydi ve biz konuşamıyorduk. Fransızca’nın esamesi yoktu (esame ad demek, kadının adı yoktaki gibi düşünün).

Özal’lı yıllar geldiğinde bankacılık Dünya’ya açıldı ama bir sorun vardı: Bu kadar dil bilen bankacı yok. 1984’dü galiba, eğitim bölümü yöneticisi olduğum bankada bir karar alındı: Kendi İngilizce lisan okulumuzu kendimiz açacağız. Tamamen içerisi için.

İngiltere’den eğitmen olarak bir çift getirttik. Burada yaşayacaklar. Sheila ve Harry Brown (evet soyadları şaka gibiydi). Çok şeker insanlardı. Çalışma izinlerinden ev bulmaya kadar başıma kaldılar. Neredeyse sürekli birlikteyiz. Ne yapıyordum biliyor musunuz, -Allahtan biliyormuş- Sheila ile Fransızca konuşuyordum.

Evimiz Bostancı’daydı. Onlara da bizim yakınımızda bir ev bulduk. Zırt pırt bizdeler. Ve Sheila başladı bana doğaçlama İngilizce öğretmeye. Sürekli. Hayatın akışı içinde. Hatalarımı ânında düzeltiyordu.

Neredeyse 2 yıl böyle sürdü. Çözdüm valla, artık konuşuyordum ama ne de olsa temelsizdi.

Onun sayesinde iş hayatında sırtım yere gelmedi. Her yerde, sürekli gerekli oldu. Özellikle konferansları takip etmek için, toplantılarda ve mesleki kitapları okurken.

Benim uzun bir danışmanlık kariyerim oldu. Birgün bir meslektaşım dedi ki, yürü Romanya’ya gidiyoruz, büyük bir proje alma ihtimali var, ama önce bizden bir sunum istiyorlar, sen yaparsın!

Ne? Ben? Tek başıma İngilizce.. acayip teknik bir konuda.. üst düzey Rumenlere..

Bunu yapmak zorundayız dedi. Her şey buna bağlı dedi. Konu senin için çocuk oyuncağı dedi.

Neyse o meşum gün geldi. Dizildi karşıma 15-20 asık suratlı Rumen. Tek kelime etmiyorlar. Maske gibi yüzleri. Öyle bekliyorlar.

Giriştim.

Arada bir tekliyorum ama gidiyor. Bir ara -hiç unutmam- şöyle bir şey diyeceğim: ‘Kurumsal eğitimlerin müfredatı olmaz, ne gerekiyorsa ihtiyaç odur, eğitim tasarımcısını olay yeri inceleme ekibi gibi düşünün.’ Ulan nasıl diyeceğim olay yeri incelemeyi, birkaç çeşit denedim, yok, boş boş bakıyorlar (CSI demek hiç aklıma gelmedi). Kim bilir belki fikir de onlara uzak geldi.

Bende film bir koptu. Durdu kafa. Tam sessizlik. Bana göre rezillik ânıydı.

Beni buna itene de kızdım, kabul ettiğim için kendime de kızdım.

İş fiyatlandırmadan olmadı zaten. Ama o an hissettiğimi yıllarca içimden atamadım. Her aklıma geldiğinde yüzümü ekşitti.

Oh be şimdi herkes bilsin.

Demek ki neymiş? Danışmanlıkta, hayır yapmıyorum denmesi gereken işler varmış.