Mikro yönetici

Böyle Türkçeleştirebilir miyim, emin değilim. Pek yerleşik değildir de. Micromanager işte..

Ben ayrıntı ‘görürüm’, o ayrı. Bir mesleki deformasyon olarak kendimi zorlayarak tasarlarım da, ama yaşam biçimim değildir. Neyse..

Yıllar önce bir proje vardı; bir bankada ilk defa MT programı açılacaktı (yönetici adayı denmezdi, onların adı buydu), ben de MT’lerin sınıf içi eğitimlerini organize eden danışmanlarıyım.

Öyle bir iş ki, bire bir koordine olarak çalışmak lazım. Konu ve eğitmen önerilerimin gerekçelerini açıklamam lazım. Hatta tek tek karar verdikten sonra, bazen iş bölümü yapardık, kim hocayla temasa geçecek diye.

İK müdürü tam bir mikro yöneticiydi. İlacım. Başım ağrırdı toplantılarımızın sonrasında. Sıkılma lüksüm var mı? Yok. Müşteri.

Azmettim, o iletişim sağlanacak.

Peter Drucker’ın ortaya attığı bir üslup uyumu kavramı vardır. Çok kullanıldı, içi boşaltıldı ama fikir tüm zamanlarda geçerli. Mealen der ki, yöneticinizi yönetmek işinizin parçasıdır, bu boyun eğmek anlamına gelmez, onun düşünce frekansını yakalamak anlamına gelir. Onu anladıkça birlikte çalışmanız kolaylaşır. İsterseniz beğenmemeye devam edin, ama bilin.

Bir tür sosyal kontrat.

Ayrıntıysa ayrıntı, ben de giriyorum dedim:)

Karşımdaki farkında değildi, kendi performansıma inanamamıştım. Kopmamaya çalışarak, aynı ilgili ses tonuyla karşılıklı saatlerce çalışırdık. Benim için bir ‘nefs terbiyesi’ tadındaydı.

Oldu. Başardım. Projeyi böyle vıdık vıdık tamamladık.

İtiraf ediyorum; üzerinden bunca yıl geçmiş, şu anda anlatırken içim daraldı.

Bugün olsa yapamam.

Bana uygulanan bir Sun Tzu taktiği

Hesapladım; tam 29 yıl olmuş. Kahramanımız o zamanlar 60’ına yaklaşıyordu. Hayattaysa kulakları çınlasın (not: teknoloji dışında her şey bugünle aynıydı, sakın eskiymiş demeyin).

Büyük, anlı şanlı bir çokulusluda ilk İK müdürlüğümdü. Headhunter işiydi. Yabancı genel müdür (o zamanlar CEO denmezdi) bizzat İK’nın geleceğini iş edinmiş, görüşmeleri o yapmıştı.

Mülakatta söylemişti, şu anda bir İK direktörü var ama yakında onun yerini almak için geliyorsun diye.

Direktör, tip olarak Louis de Funès gibi bir şey. Kara kuru olduğu için yaşı anlaşılmıyordu, tahmin ediyorum.

Feci zeki, Bizansçı ve kötü ruhlu.

Ben, salak, gayet havalı başladım. Büyük bir odam var. Departmanda çalışanlar 30 kişiye yakın. Her şey boyumdan büyük yani.

O zamanlar Sun Tzu’yu bilmezdim. Meğer kitabın nesnesi ben olmuşum. Şimdi düşünüyorum da, neler uygulanmış üzerinde. Louis de Funès sık sık odama gevezeliğe gelirdi mesela, boş boş bi şeyler anlatırdı. Kim bilir ne hesaplarla. Tam kitabın dediği gibi, su gibiydi. Renksiz, kokusuz. Hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Saflık bu ya, merak da etmiyordum.

Kendimce projeler tasarladım. Üniversite hocalarıyla işbirliği yaptım (tabii ki bir tek İÜ İşletme vardı o zamanlar). Doçentleri, doktora öğrencileri ile kocaman bir ekip iş değerlemesine giriştik. Birkaç ay sürdü. Ne emek, ne emek. Bizimkine gidip ara ara bilgi veriyorum, hiç ses yok, sessizce izliyor. Sanki herhangi birisi. En ufak bir tepki, fikir yok.

Proje bitti, sunuma hazırlanıyorum. Başladı gelip gelip bir şeyler söylemeye. Hayatta bilemeyeceğimiz bir sorunu hatırlatıyor, ‘ama şunu da hesaba katmanız lazımdı’. Onu hallediyoruz, bir tane daha. Bu uzatmalar tam bir yıl aldı. Bitmiyor. Ekip bıktı, yoruldu. Onların döner sermaye parasını ödettim, azat ettim.

Ve birgün geldi dedi ki, bence şimdi sunma çünkü genel müdür tayin edilecek, başka ülkeye gidiyor, yeni gelene anlatırsın. Gerçekten de 3-5 ay sonra veda etti gitti.

Yeni geleni öyle bir korkutmuş ki, bana, önceliğimiz bu değil, bırakın şimdi ücret skalasını falan, ortalığı daha fazla karıştırmayalım dedi.

Asla bana karşı çıkmadı. Bir şeyi yapma demedi. Gayet sakin bekledi, mükemmel bir zamanlamayla çevirme yaptı. Zayıflattı. Öldürmeden teslim aldı.

Beni sabrıyla ve entrikasıyla pasifize etti.

İki yılım çöpe gitti. Sonra hâlâ hiçbir şey olmamış gibi gelip sohbetlerine devam etti. Bu konuyu hiç açmadan.

Bomboş bir yıl daha geçti. Yapacak bir şey bulamadım. Departmanda 2-3000 kişinin özlük işleri akıyor, ne olduğunu bile anlamıyorum. Yabancı genel müdür İK’nın farkında değil. Benden beklenen bir şey yok. Tek yapmam gereken, sabahtan akşama kadar sorun çıkarmadan oturmamdı.

Tam Louis de Funès’in arzu ettiği gibi.

Birgün şahane bir iş teklifi geldi (yeni kurulan bir bankada GMY’lik). Milisaniye düşünmeden evet dedim.

Gittiğimi kimse fark etmedi bile.

 

Tabanca

Bankada çalışırken bölge ziyaretlerine giderdim.

İçimizde meşhur bir şube müdürümüz vardı; hakkında efsaneler dolaşırdı. İtiraf ediyorum, eski gidişlerimde tanık olduklarımla benim de katkım olmuştur. Tamam, ticari açıdan çok başarılıydı, müşteriler bayılıyordu, çalışanlar kayıtsız şartsız seviyordu.. ama bir sorun vardı: Şubesi, şube değil, Osmanlı sancakbeyliğiydi. Sanki tek başına başka bir banka.

Çalışanlar odasına belli bir ritüelle girerdi (birisinin sırtını dönmeden geri geri çıktığını ben gördüm).

Tek tek her birinin evinde kim hasta, kimin ne sorunu var bilirdi. Birgün, gün ortasında, sabah ateşli bıraktığı çocuğuna git bak gel diye bir kadını göndermiş. Talimat verirmiş tek tek, sen evde şu yemeği yapıp getireceksin diye, tüm şube o gün onu yermiş içlerinden birisinin bir şeyini kutladıkları günlerde.

Tapıyorlardı adama.

Bir defasında beni akşam yemeğe götürdü. İkimiziz. Şubeden kimseyi almayı uygun bulmamış demek. Ben de demedim, çağırsana yardımcılarını diye. Deli adam, vardır bir bildiği.

Neyse, baş başayız, biliyorum hep belinde tabancası var, laf olsun diye, ‘bir anısı var mı, babadan kalma falan mı’ dedim. Sırf ilgi alanına giren bir konu açmak için. Tam tahmin ettiğim gibi atladı mevzuya, başladı anlatmaya. Özel yapımmış, kabzası sedef kaplıymış. Kaptırdı, çıkardı belinden, hafif masa altından alın bakın dedi. Lahavle vela. Kendim açtım belayı başıma. Sonra iş güce kaydırdım konuşmayı, geceyi bitirdik.

Yıllar geçti. Ben serbest çalışmaya başladım. Banka el değiştirdi. İzini kaybettim.

Eğitimlerde alt kültürleri anlatırken en çok o örneği severdim; o kadar renkliydi ki. Millet ayrıntı isterdi, daha başka neler yapardı diye. Bizzat da bildiğim için gözümün önünde gibi anlatırdım. Kültür hücrelerinin (sosyal psikologlar onlara dar çevre der) nasıl etkili işlediğine, ne kadar önemli bir yönetim aracı olduğuna çok güzel örnekti.

Birgün başka bir bankanın şube müdürleri eğitiminde bir baktım karşımda!

 

Tabii sevdiğim öyküler o gün anlatılamadı:)

Kırılma anları

Bir defa daha ne yaptığımı net söyleyeyim. İş anıları hassas konu. Çok geçmişte kalmalarına güveniyorum, bugün olan şeyler değil. Bazılarını da istisnaen biraz bozuyorum, hani şu filmlerin başında yazdığı gibi. Amaç o anları gözünüzde canlandırmak, kişiler önemli değil.

***

Kendi alanlarında en büyük üreticilerdi. Mükemmel bir fabrika. 3 kardeş. En küçük olan laylaylom, o kayıp. Abi tek başına işin başında. İK’cıları aradı beni; konu, kurumsallaşma ve buna göre kültürel değişim. Sunum istiyorlar.

O gün manzara şu, tüm anlatımım boyunca İK’cı oturmadı; kenarda ayakta, eller önde bağlı. Cenaze namazı duruşu. Ortanca kardeş abisiyle küs, kızgın, belli. Abi, tamamen tepkisiz bir yüz ifadesiyle dinliyor, tek tük ayrıntımsı şeyler soruyor.

Ortanca bir anda hiçbir şey demeden kalktı gitti. Toplantıyı terk etti. Abi başını döndürüp bakmadı bile.

Bitirdim, çıkarken bana şunu dedi: “Kurum kültürünün ne kadar zamanda değişeceğini açıkça belirterek teklifinizi gönderin. Başka firmalarla da görüşüp değerlendireceğiz”.

***

Banka şube müdürlerinden oluşan bir sınıf. Ticari-bireysel şube karışık (onlar öyle derler, boşverin). Ben ters yüzcüyümdür. Önce vakıayı tartışıp, oradan açıklamasına giderim. Anlatmayı sevdiğim bir bölüm vardı: Pratik yönetim teknikleri. Çekirdek gibi bilgiler; arkaları dolu ama.

Dedim ki, Allaşkına şu insancıkları motivasyon yemeğine götürmeyin. Öyle kimse motive olmaz, alakası yok. Tam aksine eziyet gelir, söyleyemezler.

Birisi kalktı, meslek hayatım boyunca hep yaptım, herkese iyi geldi, nesi yanlış bunun dedi. “Yanlış değil, amaç sırf motive etmekse etkisiz. Sosyallik deyin, iş dışı sohbet deyin, ama motivasyondan ayırın, motive etmenin daha karmaşık yolları var, bugün ona da geleceğiz” dedim.

Kapattı kendini. Dinlemez oldu. Başını çevirdi, yüzüme bakmadı. Akşam bir tek o ‘eğitim berbattı’ diye yazmış.

***

Gene bir bankanın Genel müdürlük yöneticileri. Müdür, yönetmen karışık. Asla konsantre olamıyorlar. Hadi arada bir çok acilse birisi çıkar gelir ama sanki yolda gelen geçene anlatıyorum. Lahavle dedim.. dayan oğlum görme dedim..

Bir an geldi patladım. Koca insanları oturun yerinize diye azarlayacak halim yok ya, kestim anlatmayı. Çıktım bir sıranın üzerine oturdum.

Ben susuyorum, onlar öyle duruyor.

Sonra birisi yanıma geldi, kulağıma eğildi, “bugün bankamız satılıyor, belirsizlik arkadaşları tedirgin etti, kusurumuza bakmayın” dedi.

Onlara kızmamdan utandım.

İte kaka günü tamamladık.

Önceki krizde yaşadıklarım

Bundan ders çıkmaz, öyle bir amacı yok. Artık duygusu kalmamış anılar bunlar.

Önce manzarayı bilmeniz lazım. 2001…

17 yıl olmuş.

Esentepe’deki Gazeteciler sitesinde, küçük bahçeli, müstakil evden dönüştürülmüş bir ofis. Ekip 4 kişi. Öncü kuvvetlerim iki kişi. Sıkı bir süreççi ve bir psikolog. Gel şu eğitimi yap yok, önce olay yeri incelemesi. Bir sürü eğitim ihtiyacı zannedilen şey, ya süreç sorunu, ya yönetici hatası, ya oradaki iklimin derdi. O ikili benim İHA’larım; onların bulgularıyla eğitim tasarlardım.

Öteki ikisi, bir office man (boy diyemeyeceğim valla), bir de her şeyi halleden çözümcü asistanımız.

Eğitimlerimi orada yapardım. En çok 14-15 kişiye.

Öğlenleri bizimkiler açık büfe gibi bir masa hazırlardı. Hani şu kahvaltıcı seyyar teyzenin arabası gibi. Sandviçlik malzeme. Herkes kendi sandviçini yapar, çıkar bahçede yerdi.

Yüzde 90 bankalardı müşterilerimiz. Yıllık anlaşmalar yapardık; aylarca süren onlara özel projeler. Eğitim bölümlerinin dışarıdaki uzantısı gibiydik.

Şubattı. Başladı kriz.

Nereye kadar gidebileceğine dair hiçbir tahminim yoktu.

Birkaç hafta sonra telefonlar: Eğitimleri iptal ediyoruz. Her gün bir ikisi. Bunu bildirenler de hep departmanın en kıdemsizleri. Hiçbir yönetici bana bağlatıp konuşmadı.

Mayısa geldiğimizde bir tane işimiz kalmıştı.

Bu arada bankalara el konulduğu haberleri başladı.

En büyük darbe vergiden geldi; önceki yılın kurumlar vergisi. Arabamı satıp ödemiştim, bir Honda’m vardı.

Üzerine koymadan birikimim 3 ay yetti. Ofis kirasının karşılığı yoktu. Kira dolarlaydı. Önce TL yaptık, indirdik, sabitledik, 2 ay daha götürdü. Temmuzda çıkıyorum dedim.

Cihangir’de küçücük bir çatı katı buldum. Eşyayı eskiciye sattık; kamyonla aldı gitti, bakmadım bile.

Herkesle vedalaştık (bu arada office man ne dedi biliyor musunuz, tazminatım sizde kalsın, şu anda ihtiyacınız var, daha iyi zamanınızda ödersiniz bana dedi, 2 yıl sonra uygun musunuz dedi, o zaman ödedim).

Şirket kapamak o kadar zor bir iş ki, 2003’e kadar uğraştırdı. Ticaret sicili gazetesindeki kapanma yazısı hâlâ bir anı olarak şu anda çalışma odamda yerde çerçeveli olarak duvara yaslanmış duruyor.

Bu arada 22 banka battı, çoğu müşterimizdi.

İş ortamlarından tanıdığım birçok insan yok oldu. Ne oldular, ne yaptılar, hiç duymadım.

Bir daha öyle yoğun çalışmadım. Ertesi yıllarda bir motosiklet aldım (Transalp), tek aracım o oldu. Günlerce, haftalarca o çatı katında amaçsızca zamanlar geçirdim. Arada, çalışma tarzı bana çok uzak olan başka eğitim firmalarına taşeronluk yaptım, o ayın giderlerini karşıladım.

İstemedim baştan başlamayı. Ruh halim değişti.

Ahmet, boş kubbede hoş bir sada oldu.

Ve o günlerden bugünkü halim doğdu.