Akıl karışıklığı

Bir şeye eğilip bakar gibi içini hissetmeye çalışırdı.

Aklı karışıktı. Kendini çıkmazlarda görüyordu. Seçtiklerini yaşamıyordu. Git-gellerle geçiyordu zaman.

Yakınırdı, bunalırdı, sorgulardı. Sonra da kendini seyretmekle yetinirdi.

Bir dönem, açıklama vaat eden duygusu sorumluluktu. Onun defterine yazılmış görevlerin gölgesi olan sorumluluklar. Anlamasını gerektirmeyen kalıp sorumluluklar; öyle yapması gerekli olduğu söylenen, boyun eğdiği şeyler.

Zihnindeki ilk kayboluşlar lise yıllarında başlamıştı. ‘Ne istiyorum’un cevapları yoktu. Bastırması kolaydı ama o zaman; ‘daha çok erken, biraz şekillensin de..’

Üniversitede o anlamsız okul ona hayatta ne verecekti? Niye o berbat işe katlanmak zorundaydı? Niye hep boş ilişkilere giriyordu?

Tıkanma anlarında döngü belliydi: Üstüne git, cevapsız kalsın, sıkıldığın yerde bırak. Öyle etkili ilaçları vardı ki; konuyu espriye boğmak.. elini kadehin serinliğine uzatmak..

Zevkli bir kurguydu: İnişi deneyip, son anda pas geçmek. Düşüncelerini aşağı kaydırmalar hep iyi geldi ona.

Vazgeçiş değil, ânı çözüşler.

Sonra zaman içinde bir şeyler değişmeye başladı.

Yeni bir duygunun vakti gelmişti.

O pas geçişleri bilerek yapıyordu artık. Kendi kendine akıl oyunları.

Akıl karışıklığını kullanıyordu.

Gittikçe daha isteyerek karıştırıyor, sonra istediği yerde donduruyordu. Oynatma hızını kendi ayarlıyordu. Zihnini, hep biraz daha yüksekten bakmaya zorluyordu.

Çünkü erken zamanların görev-sorumluluklarını aşmıştı. İmkansızın kendi dışındaki nedenlerini arıyordu. Deneme yanılmaların tadını çıkarıyordu. Keşiflerde bulunuyordu.

Akıl karışıklığı oyunu olmuştu adı.

 

 

Sıkı dostlar

Yaşlı adam oğluyla gelininin evinde kalıyordu. Torunları yoktu, boş bir odayı ona vermişlerdi. İkisi de çalıştığı için günleri yalnız geçiyordu.

Akşam geç geliyorlardı. Yemekte konuşacak şeyleri olur diye erkenden kendine dolapta ne varsa bir şeyler hazırlayıp yiyordu. Onlar gelince biraz ilgilenip ortadan kayboluyordu. Kendi başlarına zaman bırakmak için.

Kapısını tam kapamazdı, yarım çekerdi. Sabahları evden çıkışlarını duyardı yatağından. Kahvaltı etmeden çıkarlardı. Hep bir telaş olurdu, herkes kendi servisine yetişecek diye.

Yediyi biraz geçe ev ıssızlaşırdı. Bazen zorla bir daha dalardı kış günlerinde. Gözlerini kapatır, kendini rahat bırakırdı biraz daha uyuklamak için. Hava ışısın diye. Kalkıp da ne yapacaktı o saatte?

Eski bir siteydi orası. Ortası park. Binalar çok yüksek değildi. Kışın güzel havalarda, yazın erken saatlerde anneler okula gitmeyen küçük çocuklarıyla gelirdi. Bazen iki bankı karşı karşıya getirir sohbete dalarlardı. Ortalık küçüklere kalırdı.

Yaşlı adam biraz ilerilerinde yalnız başına otururdu. Çocukları seyrederdi. Bazen evde kendine bir ekmek arası yapar, orada otururken yerdi.

Tanıyordu anneler onu. Kendi başına oturan amca. Küçücük gülümserlerdi yanında geçerken. Parkın bir parçasıydı o.

Birgün küçük bir oğlan yaklaştı yanına; ‘senin çocuğun yok mu?’. Var dedi adam, ama çok büyük o.

‘Yalnız başına sıkılmıyor musun?’

’Yalnız değilim ki, siz varsınız’.

Gidip yanına oturmuştu. Adama sorular sormuştu. Bir sürü, art arda. Hepsine bir şeyler demeye gayret etmişti. Çocuk giderken ‘gene gelecek misin’ demişti.

Ertesi sabah uyandığında aklına çocuk gelmişti. Ona gelirim dedim, gitmem lazım demişti.

O gün gene gelip yanına oturmuştu çocuk. Gene sorular.. Adam onu o kadar ciddiye alıyordu ki, bazen bir şey demeden iyice düşünüyordu. Bazen de samimi olarak bilmiyorum diyordu.

Bir defasında çocuk ‘bu sabah ağladım’ dedi. Adam tüm içtenliğiyle ‘neden anlat bakayım’ dedi. Gerçekten bütün varlığıyla dinledi onu.

Birgün yaşlı adamın içinden geldi, ‘biliyor musun bu sabah uyandım, yatakta hayal kurdum’ dedi. Çocuk dinliyordu bu defa. Hayalini anlatmaya devam etti.

O gün, o çocuk, sonuna kadar hayalini dinlemişti.

Artık adamın sabah uyanmaları bir anlam kazanmıştı. Küçük dostum gelecek, onunla konuşacağız diyordu. Biraz erken gidiyordu, gelmişse onu bulamaz diye.

Onunla konuşmayı seviyordu.

Onlar sıkı dostlardı.

 

Ekmek

Sesle irkilerek uyandı. Nereden geldiğini anlamadı, hafifçe başını kaldırıp baktı. Kimse yoktu.

Gün ışımaya başlamıştı. Sokaklar bomboştu.

Gözlerini kapadı, canı uyumak istemedi, vazgeçti. Ezilmiş, kirli, büyük bir ambalaj kartonunun üzerinde uyumuştu; tam boyuna göre. O gece iyi bir uyku çekmişti.

Kalktı, gerindi. Kocaman esnedi.

Hayat kolaylaşıyordu böyle havalarda. Üşümeden, ıslanmadan, üstü kapalı bir yer bulma derdi olmadan.

Dün gece bir şey yememişti, açtı.

Bir sokak aşağıda bir fırın vardı. Oradaki kadın ona hep iyi davranırdı. Soğuk bir kış gününde bütün gün içeride kapı dibinde ısınmasına bile izin vermişti. Evet, ona gitmeliydi şimdi. Hızlı hızlı adımlarla o tarafa yöneldi.

Açıktı. O da oradaydı. Rahatsız etmeye çekinir gibi başını aralık kapıdan azıcık içeri soktu. Kendini göstermek istedi. O kadının gülümsemesi onu mutlu ediyordu. Gene güldü işte onu görünce. Bir şeyler dedi, anlamadı ama olsun, ona diyordu kesin.

Kapının dışında oturdu, içeri girmedi. Ve O, elinde bir ekmekle çıktı. Nasıl da çıldırtıcı kokuyordu. Gülümseyerek uzattı. Çok yavaşça aldı, yumuşacık bir hareketle. Bu yavaşlığı ona sevgisini göstermek içindi. Ne kadar aç olursa olsun onu kırmamalıydı.

Ekmek ılıktı. Yumuşacıktı. Aldı biraz uzağa gitti, orada nefes nefese yedi. Nasıl da iyi gelmişti.

Başka hiçbir ihtiyacı yoktu.

Amaçsızca yürürken az ileride birden durdu.

Bir şey hatırlamıştı.

İnsanlar yerdeki artık yaşamayan köpeğe eğilip bakıyorlardı. Bir araba çarpıp gitmişti. Birisi  onu kucaklayıp yerden kaldırmıştı. Oydu işte.. az önce ona ekmeği veren.

Arkalarından gitmişti. Dişisini bir defa daha koklamak için.

O kadınla aralarında o zamandan kalan bir bağ vardı.

 

Öteki Ben

Genç adamın içinde karşı koyuşları vardı.

Şablonlar sunuluyordu ona hayatıyla ilgili.. onu hiç ilgilendirmeyen.

Hiçbir zaman evliliğe inanmamıştı. ‘O’nun adı eş değil, belki en iyi arkadaşım olabilir diyordu. Rollerin olmadığı iki cinsiyetsiz insan. Toplumdan tamamen sıyrılmış.

Geleneklerin dışında, iç içe ama apayrı iki kozmos hayal ediyordu. Bir sürü paylaşılmayan şey olabilirdi. Zevkler, tatlar, alışkanlıklar zaten tek kişilikti. Yaşam, iki kişilik bir hücre olmamalıydı. Onun onuruna saygı, özel yaşam alanlarının tek sınırıydı. Bu denge de ancak iyi bir dostla olurdu.

Toplum değerleri, dış sesti. Duyulabilecek uzaklıkta ama ‘ait olunmayan’.

En önemli ölçüt seyahattı. O, yalnız gitmenin güzelliklerine denk bir seçenek olabilmeliydi. Herkes için büyük sınavdı seyahatın zor anları. Bir şeylerin ters gittiği, çözüm bekleyen o tatsız anları birlikte atlatabilmeliydiler; ki o anlar, henüz yaşanmamış bir geleceğin denemeleri olabilsin.

Ve anlatabilmek. Hesapsızca. Kimin o anda en çok ihtiyacı varsa. En doğru, en kestirme kelimelerle. Karşı tarafın tek verebileceğinin sade bir dinleme olduğu konuşmalar.

Cinsellik mi? Onun da ayrı tadı olmalıydı. İki kişi arasındaki planlanmamış özel anlar.

Hayat yorgunluğuna yapacak bir şey yoktu. Yıpratacaksa durdurulamazdı. Bedelinin ne olacağını zaman gösterecekti.

Bu insan belki de yoktu. O zaman hayat devam edecekti; zorlamadan, kendi akışında.

Babasıyla sohbetlerinde öylesine gelip geçen konulardı. ‘Umut yok sanki baba’ demişti, ‘gidiyor böyle işte’.

Babası bir şey dememişti. Belli etmemişti ama şaşırmıştı, çünkü bunlar tamamen kendi düşüncesiydi. Hiç hatırlamıyordu anlattığını.

Yüzüne yansıtmadan gülümsemişti.

Galiba biraz da gururla.

Yorgunum

Gözü dalardı bazen. Alışmışlardı onun uzun sessizliklerine. Hiç şikayet etmediği için, o sessizlikler artık onun olmuştu. Kimse neyin var demezdi. Kaçıverirdi oraya.

Hep arka planda olmayı seçmişti. Kendi yaşamını dahi kulisten seyretmişti.

Talep etmemişti. Hiç suçlamamıştı. Hiç kızmamıştı.

Düşündüklerini anlatmazdı. Yakınındakiler de sormazdı.

Sustuğu zamanlarda düşünmezdi de sanki. Öyle gelirdi etrafa. O böyle mutlu derlerdi; belki o kadarı bile değil, sadece ‘o öyle işte’.

Hep çalışmıştı; işiyle var olmuştu. Rutinlerle dolu bir yaşam. Yıllarca peş peşe küçük döngüler. Bir sarkaç kadar kararlı tekrarlar.

İçine kimseyi almadığı zevkleri vardı. Bazen bir radyo kanalı.. sevdiği bir park köşesinde oturduğu bank.. yürüdüğü ara sokaklar.. balkondaki köşesi.. hep aynı fincan..

Kocaman bir sorumluluk duygusu vardı. Neredeyse ondan büyük. Enerjisini veren ve alan.

Emeklilik yaşı yaklaşıyordu. Yorgunum derdi. Tek hayali vardı, artık çalışmamak. Yerine ne koyacağını bilmeden.

Anılarını kısa filmler gibi hatırlardı. Net sahneler, bir yerde başlayan ve biten. Şunu ayırt edemezdi, o anları sevdiği için mi, bir şey onu rahatsız ettiği için mi hatırlıyordu? Anılar değil, aslında onları çevreleyen duygular pusluydu.

Bir defa kendine ‘neden yorgunum hep’ diye sormuştu. İçinde, giremediği kendine yasak olan bir alan vardı. Açmayı denemedi hiç. İstemedi.

Çünkü orada ne olduğunu tahmin ediyordu.

Gerçek kendisi vardı.