Tuğla örülmüş pencere

Kendine sormuştu birgün, ben iyi bir insan mıyım diye. Sonra da kendi sorusu zihninde tıkanmıştı. İyi ne? Herkesin onayladığı iyiyse, evet.

Bu sorunun sebebi vardı; hayatında ne yapmak istediğini seçemez olmuştu.

Hayalinde hızlı oynattığı geri gidişlere sığındı uzun zamanlar.

Gelecek hayali yoktu başlarda; çünkü gelecek için yaşamamayı seçmişti. O günün akşamında dışarıda yenecek yemeği, o hafta sonunu, en uzak o yazın seyahat planını düşünürdü. Zevk alarak ve tadını çıkararak. Güzeldi.

Geçen yıllara dönüp bakmazdı bile. Zaman önemsizdi. Tek sorun, o anda istediklerini yapmaya yetecek kadar para kazanmaktı. Bir de dönem dönem onu çok bunaltan işler.

Baba olduğunda bunu da akışın doğal bir parçası olarak karşılamıştı. Sadece eski hedeflerinin yanına yenileri eklenmişti; yeni düşünülecek konular, yeni masraflar.

Bir yandan evlat büyüyordu. Hayatın bir parçası olarak.

Yıllar hep o güne ait gündemlerle geçti.

Aslında hayatın kendisi değişiyordu. Ne kadar kendi zihinsel hücresinin içinde anlamasa da, her şey değişiyordu.

Kımıldamadan dursa bile akan suyla sürüklenmek gibi.

Orta yaşlarında, o sular, onu tanımadığı manzaralardan geçirmeye başlamıştı.

Benzer arkadaş aileler, benzer sohbetler, benzer apartman yaşamları, benzer semtler, benzer tatil anlayışları. Artık ne yapmak istediğini seçmesine gerek kalmamıştı, sistem söylüyordu.

Jukebox çalışmaya başlamıştı; kendi kendine çalıyordu.

Kendine konduramıyordu gittikçe tükendiğini, ama öyleydi. Akşam misafirliklerinde sohbet konusundan kopuyordu bazen, bir şey getirme bahanesiyle mutfağa kaçıyordu, kısacık yalnızlıklar iyi geliyordu.

Sürüncemeli bir yaşamdı onunki artık.

Yemeklere çıkıldığında ruhu orada değildi.

Ne istediğini bilmediği bir anlamsızlıktı bu. Yerçekimsiz bir boşluk. Derin abeslik. Bastırılmış yabancılaşma. Bir çeşit nefes alamama.

Gittikçe derinlere düşüyordu. Bitmiyordu, çarpmıyordu dibe.

Yıllarca kendini sorguladı. Bulamadı.

En sonunda karar verdi: Madem ki ne yapacağını seçemiyordu, bir şey yapmamayı seçmek de net bir karardı.

Artık uslu olacaktı. Karar, pencerelere tuğla örmekti.

Ölmeye yatmıştı.

 

Yabancı bir ninni

Biliyordu anneannesinin Alzheimer’ının kötüleşeceğini. Doktorla birçok defa konuşmuşlardı. Konuşmaları hep bir yerde tıkanıp kalmıştı: ‘Ne hızla seyredeceğini bilemeyiz ama durdurmak mümkün değil’.

İnternet’ten de araştırmıştı, aynı şeyler.

Sonu belirsiz bir yolculuktu yaşadıkları; her hastada farklı olabilir ileri aşamaları demişlerdi.

Hastalıktan sonra onu yalnız yaşadığı evinde bırakamazdı. Kızıyla üçü birlikte oturuyorlardı. Bir yardımcı tutmuştu. Akşamları işten çıkınca oyalanmamaya çalışıyordu. Aklında her zaman aynı şey; acaba bugün bir şey oldu mu, fark edilir bir kötüleşme var mı?

Kadına sorduğunda aldığı cevaplar ona yetmiyordu ama daha da fazla zorlayamıyordu; ‘aynı işte’ diyordu kadın. Bir şey yok, yemeğini yedi, her zamanki gibi, hep oturdu, hiç konuşmadı.

Konuşmuyordu anneanne. Dalıp gidiyordu. Saatlerce boş boş camdan bakıyordu. Hep uzaklara. Bir şey bekliyormuş gibi. Oradakilerle ilgisi kopmuştu. Bazen sorulanlara kısa kısa cevaplar veriyordu, bazen de hiç.

Bir akşam gene bakıcıya nasıl geçti diye sorduğunda her zamankinden farklı bir cevap almıştı: “Bugün bir şeyler söyledi ama anlamadım”.

Neden bu kadın bu kadar tepkisizdi ki, insan ne dediğini anlamaya çalışır. Merak etti.

Bir hafta sonuydu, bakıcının izinli olduğu bir gün. Anneanne odasında koltukta. O da kitabına dalmıştı. Hafiften sesini duydu, evet bir şeyler söylüyordu. Kitabı hemen bıraktı, dibine gitti, eğildi duymaya çalıştı. Mırıldandığı bir şarkıya benziyordu. Yumuşacık bir şarkı. Sözlerini anlayamıyordu ama.

Dikkatle dinledi. Tekrarlar vardı. Ninni gibi.

Yakaladığı birkaç kelimeyi aklında tuttu, bir kağıda yazdı. Birilerine sorarım dedi, belki bir anlamı vardır.

Pazartesi işe gittiğinde bir ara aklına geldi kağıt. Sözleri okudu onlara.

Birisi ben biliyorum dedi, “Ermenice bu. Ermenice bir ninni”.

Ama anneanne nereden Ermenice bilebilir ki?

Anneanne çocukluğuna gitmişti.

Bütün hayatı boyunca içinde sakladığı sırrı ninni olarak çıkıyordu.

Seyahat

O kadar netti ki.

Avrupa’da bir yer, neresi olduğunu tanıyamadı. Sabah çok erken bir saat değil; havanın griliğinden saatler birbirine karışıyordu.

Kış değil, belki Ekim sonları. O kasvetli grilik hoşuna gitti; zor ama ona yakın.

Ana caddelerden biriydi orası galiba. Yeni açılıyordu bazı mağazalar, kimsenin onlarla ilgilendiği bir zaman değildi. O saatte sadece bir dekor.

Canı bir kafeye girmek istedi. Oyun yaptı kendi kendine, biraz daha yürüyeyim dedi, ‘belki de bu caddede bir yere gitmem, ne güzel olur daha arkalarda küçük bir yer bulsam’. Ne yerim dedi, basit bir şey olsun, kahveyi gölgelemesin. Büyük bir fincan istemeliydi.

Anorağının içinde biraz daha büzüldü, cep içinin müflonunu hissetti, elini ısıtıyordu, avucunun içinde topladı kumaşı, sıktı, o yumuşaklık duygusu iyi geldi.

Tam serinlik böyle bir şeydi işte. Gri serinlik. Ürperten, üşütmeyen. Serinliğin kokusu olur mu, onu duydu içinde.

Zihni o an o kadar açıktı ki, her ayrıntıyı görüyordu. Geçen insanların yüzlerinin ifadesizliği, dalgınlığı, otomatlığı. Rutinleri sinmişti üzerlerine.

Orada herkesi fark eden sanki bir tek oydu; insanları bir sinema sekansındaki gibi seyrediyordu.

Hep yürüyordu.

Buldu istediğini. Eski ahşap dekorasyonlu bir yer.

Havada asılı biraz dün geceden kalma alkol kokusu, biraz eskilik, biraz yeni çekilmiş kahve, biraz taze kruvasan kokusu.

Döşemelerin tahtası hafifçe oyulmuştu eskilikten.

Tezgahın arkasında kocaman bir ‘Cimbali’. Kadim dost.

Bilerek çıkarmadı üstünü. Oturduğu yerde sırtını dikleştirdi, elleri hâlâ cebinde, dudaklarını gererek gülümsedi, geniş bir gülümseme, öyle geldi içinden.

**

Birden gerçekten gülümsediğini fark etti.

Koşu bandının üzerindeydi. Bedeni yürüyordu. Zihni o masadaydı.

Bu kadar mı canlı olur dedi, bütün o kokularla, yüzündeki serinlikle, gördüğü o insanlarla.

Anlamadı.

Biraz hayal kırıklığıyla bandına devam etti.

‘Seyahat’ten dönmüştü.

 

Tahliye vakti

Herkes gibi bir hayatı vardı. Uçları hiç sevmemişti zaten. Ona küçükken ‘efendi çocuk’ derlerdi, kim niye öyle derdi hatırlamıyordu ama sıfatını sahiplenmişti. Uyumlu olmakla bir alıp veremediği yoktu; hatta galiba onu önemsiyordu. Hayatı kolaylaştırdığına, belki de bir gereklilik olduğuna inanıyordu. Neden insanlarla kötü olacaksın ki? Doğal kanun der ki, önce kendinden vereceksin ki karşılığını alabilesin.

Öğrenciliğindeki çalışkanlığında da aynı duygunun izlerini hatırlıyordu, derin bir görev duygusu. Ruhuna sahip olan bir borçluluk. Minnetle karışık.. ‘bana güveniyorlar, boşa çıkaramam’.

Sonra iş hayatının kuralları geldi. Sistemler.. diyordu, ‘sistemlerle bu çark döner ancak, sıkılmanın bile usulüne uygun çözümleri olmalı, kafanı dağıt, kendine oyuncaklar bul, anlamlar yarat, zaman ayır ama önce görevler’. Hatta şöyle bir mantık bile geliştirmişti: ‘Zevklerin, hak ettiğin tazminatındır, onları satın alırken bedelini peşin ödedin sen.’

Gene de halledemediği bir şey vardı: O tanımsız sıkışmışlık neydi? İnançsızlık gibi bir şey. Bir şeyler yetemiyordu ona sanki. Bunu hep geleneksel yöntemleriyle aştı: Görev disiplinini ve zevkin dozunu artır!

Abeslik gittikçe sıklaşmaya başlamıştı. Aradaki unutma aralıkları daralıyordu. Kalp ekosunun sürekliye dönen bipleri hâkimdi artık düşüncelerinde.

Son bir gayret.. bir anlam daha lazım.

Ve buldu.

Anlamsızlığı kabul etmek.

Zihninin kapısını açmıştı. Sorumluluklara dokunmak yok, onlar yük değil, onlar ilkeler. Onlar, isteyerek sahiplenmeler. Ama o görev duygusu yok mu, o yıkıcı. Hapishanenin parmaklıkları o işte.

Dışarıdan kimsenin anlamasına gerek yoktu, içinde bir mesafe katetmişti. Hayatının geçen uzun bir kısmıyla birlikte düşünceleri ilerlemişti.

Her şeyi buna göre yeniden ayarlayabilirdi; değerlerini, önceliklerini, zamanını geçirme biçimini, dostluklarını, harcamalarını. Yeni kanun diyordu ki, ‘daha kendine ait bir hayatın olabilir, yeter ki yaptıklarının nedenlerini değiştir.’

Vazgeçişler bir hapisten çıkmak gibiydi.

Yolculuk bitmemişti ama yolcu aynı yolcu değildi.

 

 

 

 

Akıl karışıklığı

Bir şeye eğilip bakar gibi içini hissetmeye çalışırdı.

Aklı karışıktı. Kendini çıkmazlarda görüyordu. Seçtiklerini yaşamıyordu. Git-gellerle geçiyordu zaman.

Yakınırdı, bunalırdı, sorgulardı. Sonra da kendini seyretmekle yetinirdi.

Bir dönem, açıklama vaat eden duygusu sorumluluktu. Onun defterine yazılmış görevlerin gölgesi olan sorumluluklar. Anlamasını gerektirmeyen kalıp sorumluluklar; öyle yapması gerekli olduğu söylenen, boyun eğdiği şeyler.

Zihnindeki ilk kayboluşlar lise yıllarında başlamıştı. ‘Ne istiyorum’un cevapları yoktu. Bastırması kolaydı ama o zaman; ‘daha çok erken, biraz şekillensin de..’

Üniversitede o anlamsız okul ona hayatta ne verecekti? Niye o berbat işe katlanmak zorundaydı? Niye hep boş ilişkilere giriyordu?

Tıkanma anlarında döngü belliydi: Üstüne git, cevapsız kalsın, sıkıldığın yerde bırak. Öyle etkili ilaçları vardı ki; konuyu espriye boğmak.. elini kadehin serinliğine uzatmak..

Zevkli bir kurguydu: İnişi deneyip, son anda pas geçmek. Düşüncelerini aşağı kaydırmalar hep iyi geldi ona.

Vazgeçiş değil, ânı çözüşler.

Sonra zaman içinde bir şeyler değişmeye başladı.

Yeni bir duygunun vakti gelmişti.

O pas geçişleri bilerek yapıyordu artık. Kendi kendine akıl oyunları.

Akıl karışıklığını kullanıyordu.

Gittikçe daha isteyerek karıştırıyor, sonra istediği yerde donduruyordu. Oynatma hızını kendi ayarlıyordu. Zihnini, hep biraz daha yüksekten bakmaya zorluyordu.

Çünkü erken zamanların görev-sorumluluklarını aşmıştı. İmkansızın kendi dışındaki nedenlerini arıyordu. Deneme yanılmaların tadını çıkarıyordu. Keşiflerde bulunuyordu.

Akıl karışıklığı oyunu olmuştu adı.