Kısa öyküler

“Bir ömür böyle geçti”

Tren onu hiçliğe götürüyordu.

Ablası, babasının silahıyla intihar ettikten sonra o ev bitmişti artık. Annesinin ölümü, sert karakterli bir baba, üvey annesi, çocukluğu, hepsi, o Ankara trenine bindiği an arkada kalmışlardı. Bilmediği bir geleceğe gidiyordu; çok az para, ilk fırsatta kurtulacağı bir kimlik ve birkaç giyecekle.

Ankara’da ilk yaptığı, nüfus idaresine gitmek oldu. Soyadı kanunu yeni çıkmıştı. Kapıya örnek soyadları listesi yazmışlardı, soyadı bulmakta zorlananlar bakıp da seçsin diye. Rastgele oradan seçti. Sonra bir yatılı okul buldu kendi kendine. Kapısından girip beni alır mısınız demişti.

Hayata bir yerden tutunmuştu.

Yüzü sadece ileri dönüktü, geçmişi sanki hiç olmamıştı. Liseyi bitirir bitirmez hedef İstanbul’du; Hukuk fakültesi. Bir yandan bulduğu memurlukla geçiniyordu. Sadece başarmak istiyordu. Bu öyle bir azimdi ki, amaçtan öte. Hayata parçalarcasına tutunmaktı. Kendine başka seçenek vermemekti.

Birgün, olağanüstü güzellikte, mutsuz bir kadın tanıdı. Büyük bir ortak yanları vardı: O da geçmişinden kaçıyordu. Kocasından ayrılmış, kızını özleyen, kendi hayatının içinde kaybolmuş, ondan yaşça büyük bir kadın. Birbirlerine benzemeyen kader ortaklarıydılar.

O da bir amacı olmuştu. O da ne olursa olsun olmalılardandı. Evlendiler.

Genç adam meşhur bir avukat oldu. Döneminin en tanınmışlarından. Her davası, Ankara’da o trenden indiği andaki hayata asılmayı temsil ediyordu. Onlar sanki birer dava değil, kaybetme ihtimali olmayan şahsi kavgalarıydı. Her şey, davayı mutlaka kazanmak zorunda olduğuna inanmakla başlıyordu.

Filmlerdeki gibi zengin bir yaşamları vardı. O güzel kadın ise hep mutsuz kaldı, geçmişi zihnini ele geçirmişti, hiç orada olamadı. Kader benzerlikleri onları artık taşıyamıyordu. İki hayatları vardı; sahne önünde yaşananla, perde arkasındaki yalnızlıkları.

Birgün bir oğulları oldu. Sahnenin baş oyuncusu oydu artık. Her şeyin vesilesi. Bir anlam objesi. Yeni amaç. Bir kaçış.

Oğul, yıllarca evdeki o yabancılaşmayı çözemedi. Annesinin mahzunluğunu hep öyleydi zannetti. Babasının işindeki kızgınlığını avukatlık zannetti. Kendi kendine büyüdü. Kendi Dünyasını yarattı. Asla imkanlarıyla şımarmadı.

21 yaşındayken büyü bozuldu. Annesi âniden öldü. Babasıyla zor yıllar başladı; hayata bakışlarındaki farklılık iletişimlerine izin vermiyordu. Annesinden sonra 26 yıl baba-oğul anlaşamamanın sancılarını yaşadılar.

Ölürken babası oğluna küskündü.

68 yıl önce trende hayata hırsla asılan çocuk, hep onlar için çalışmıştı ama ne karısını, ne oğlunu hiç anlayamamıştı.

**

O benim babamdı.
Ancak şimdi onu bu kadar hissederek belki ruhunu rahatlatabilirim.

Yorumunuz var mı?