Liderler Kahvesi (1)

Blogumu, proje ekipleriyle haberleşme panosu gibi kullanacağım. Her defasında da numara vereceğim. Misyon tamamlanınca ileride yazıları silerim.

İlk yazıyı 29’unda Divan’daki lansmandan sonra yazacaktım ama sorular geliyor, yapabilir miyim, ya da ben çalışıyorum toplantılara gelemeyebilirim nasıl olacak diye. Onun için öne alıyorum.

Lansman gününün üç amacı var:

  1. Liderler Kahvesi’nin bugüne kadar geçirdiği evrelerin öyküsü,
  2. İşleyiş ilkeleri (ki ona manifesto dedik),
  3. Bundan sonraki çalışma yöntemimizi birlikte belirlemek.

Onun için yöntemde çok ayrıntıya girmek istemiyorum. Belki erken taslak fikirler biçiminde kabul edebilirsiniz.

  • İki şey önemli: Hangi konuları seçeceğiz ve gruplar kimlerden oluşacak? Profillerin dengesi, sayılar, konularla uyumları önemli.
  • Sonradan katılmak veya grup değiştirmek isteyenler olabilir; ben onlara grup öneririm.
  • Gruplar aslında tam birer proje ekibi. Ben de her birinin proje lideri. Görev dağılımı, iş planlaması, iç iletişim.. hepsi bildiğiniz proje gibi işleyecek.
  • Her birinin kendi işleyişi olacak. Ne gerekirse o. İdeali sanal yürütmek. Whatsapp’ı hakkıyla kullanırım, o artık bir yönetim aracı oldu.
  • İstediğimiz yerde buluşuruz. MCT ofisi de olabilir, dışarıda bir yer de.
  • İstanbul dışından olanlar da hoş gelmiş:)
  • Baktık bir konu tıkandı, her yol mübah, konuşuruz, değişiklik yaparız.
  • O gruptan bir kişi (belki iki, üç?) Mayıs’daki zirvede sunacak. Sonra belirleyeceğiz.
  • Sunumlar mükemmel olmalı. Ben o işin profesyoneliyim, yönlendireceğim.
  • Konular, hem bu seneki MCT temasına uyacak, hem özgün ve gerçek bir uygulamayı yansıtacak.

Kendimi tanıdığım için, ne yapacaksak sıra dışılığı garanti ediyorum.

Oldu mu?

İş birliği

Danışmanlıkta büyük projeler olur. Az kişiyle yapılacak ya da tek disiplinle halledilecek iş değildir. Geçici iş birlikleri yapılır o zaman.

Böyle bir şey önerdiler bana. İç güveysi girmiştim aralarına. Hatta dediler ki, müşterimiz şirketin CEO’su üst yöneticilerini de alıp gelecek görüşmeye, o gün mutlaka bulunmalısın.

Tam kadro gelmişlerdi. Bizim taraf da az değil. O akşamüstü ofiste oturacak sandalye kalmamıştı. İyi ağırladık ama.

Başladık çalışmalara.

Spesifik bir talepleri yoktu. Hedef; anlamak, ihtiyaçlarını belirlemek ve raporlamaktı.

Çıkarttım antenlerimi.

Olayı hızlı gördüm zaten.

Çok uluslu bir yapıydı. Bunun gibi yerlerde herkes geçicidir. Nöbeti alırsın ve verirsin. CEO, farklı bir CEO’dur. O ülkede şirketin emanet edildiği kişidir, sistemi değiştirmesi istenen bir kişi değil. Neredeyse şunu derler ona; fazla kurcalama, bir yerini bozma, bir şey yapmadan sor, yetkilisin ama değilsin de, senden büyük sistem var.

Mesela sorunların bir kısmı yazılımla ilgiliydi, onu da değiştiremiyorduk çünkü merkez ülke onu uygun bulmuştu. Bütçeye uyum zorunluğu neredeyse kutsallarıydı. Ve en önemlisi, kimseye aferin iyi yönettin demiyorlardı, hedefinin neresindesin, riskli bir parasal işlem yapıyor musun diyorlardı.

CEO, bu kadar açık telaffuz etmeden bizden şunu istiyordu: Beni aşacak şeyler istemeden, sessizce yapabildiğiniz iyileştirmeleri yapın işte.

Raporu bitirdik. Bir sürü vıdık vıdık iyileştirme, o kadar. Müthiş bir değişim yok.

Bizim iş ortağı bu durumu sevmedi. İşin büyük bir kazancı yoktu, rötuşlar ve yamalar vardı. Çekti kendini. Uğraşmıyacağım dedi.

Ona bir şey demedim ama bu durum beni rahatsız etmedi. Sürdürülebilir bir iş ilişkisiydi. Her şeyi konuşabileceğimiz, çözüme katılmaya hazır bir CEO vardı.

Ona bir mail yazdım. Birçok şeyi zamana yaymamız lazım, ucu açık olarak size destek olmaya devam edeceğim dedim.

Ara ara kesintilerle çalışmamız 10 yıldan fazla sürdü. CEO emekli oldu, hâlâ görüşüyoruz, arada buluşup kahve içiyoruz.

Böyle işte.

 

Dostluk

99 muydu, 2000 yılı mıydı, hatırlayamadım şimdi.

Gene bir yönetim eğitimdeyim. Bir bankanın orta düzey yöneticileri (onlara genellikle yönetmen denir). Her bölümden var.

Katılımcıların çoğu genel müdürlükten, çoğunun astı bile yok, kendi başına çalışıyor. Birisi saha adamı. Her cins insandan kocaman bir ekibi yönetiyor, yani yöneticiliğin her rengini üzerinde yaşıyor zaten.

Galiba o anda anlattığım konu, küçük grup kültürleri oluşturmaydı. Alt kültürler.. Çok ilgisini çekti, âlâsını yaşıyor. Her dediğimi gerçek bir olayla eşleştiriyor, konu onun için somut, günlük yaşamını konuşuyoruz aslında. Kafasına oturmadı mı atlıyor. Ama ne vıdık sorular; peki o niye öyle oluyor.. başka ne ihtimaller olabilir.. Mesela şöyle bir şey sormuştu: ‘Uyumsuz, ilişki sorunlu ama çok zeki birini teke tek yönetsem ne olur? Ötekilerde nasıl bir yan etkiye yol açar?’

Sınıfın kalanı bizi tenis maç izler gibi izliyor, kafalar bir o yana, bir bu yana. Neyse o eğitim öyle geçti gitti.

Üzerinden bir-iki ay gibi bir zaman geçmişti. Birgün aradı beni: ‘Takıldım ben hocam, bir yerde dediğiniz yürümüyor, başka yol lazım’. E ne yapacağız? ‘Bunu iyi anlamalıyım, isterseniz öğlen bizim buralarda yemeğe davet edeyim sizi’. Peki madem dedim. Yemek boyunca yöntem konuşmuştuk. Dersi masaya taşımışız gibi oldu; ben salatamı yerken.

Birkaç yıl geçti. Birgün aradı. ‘Ben kendi işimi kuruyorum hocam, iki sermayedar ortağım var, niş bir iş yapacağız. Sıkışırsam danışırım’.

Ortaklarla yürümedi. Kendi başına sürdürdü.

Sonra işleri ters gitti, tasfiye etmek zorunda kaldı.

Bütün bunlarda en zor zamanlarında uzun telefon görüşmeleri yaptık. Kimi zaman önemli kararlar almak için, kimisinde sadece kendini kötü hissettiği için.

Yıllar içinde ritüele dönüştü. Bir sebep olmasa bile yılda bir-iki defa akşam rakılıyoruz. Artık iş konuşmaz olduk. O gecenin kendiliğinden oluşan bir teması oluyor; bazen yazılım teknolojisi, bazen evde şarap yapımı..

Hiç sormadım, aklıma bile gelmedi, herhalde 15 yaş falan büyüğümdür. Benim adım hep ‘hocam’, vazgeçmedi siz demekten.

Dostluğumuz 20 yıla geliyor.

 

 

 

 

Zatürre

2010 Kasım’ıydı.

Bir eğitim firmasından aradılar. Tekirdağ’da bir fabrikada eğitime gider misin dediler. Yeni yöneticilere temel teknikler anlatılacak. Demedim artık, ben eğitim yapmıyorum diye, Tekirdağ fikri ilginç geldi. Bayılırım keşfe. Akşam da kendime yemek için istediğim gibi bir yer bulurum dedim. Yaşasın antenlerim.

Fazla bastırmadan gittim. Gayet mütevazı bir otel ayırtmışlar. Takılmadım. En azından merkezi. Akşamüstü resepsiyondaki çocuğa hadi bir mekan öner dedim, gerçekten salaş meyhane istiyorum. İskelenin ucunda bir tane var galiba dedi. Emin bile değildi.

Upuzun bir iskelesi var (bilmem hatırlıyor musunuz, bir araba orada feribottan çıkarken denize düşmüştü). Tek başıma yürüdüm.

Meyhane, ışıksız, ölgün bir yer. Yanına kadar gitmedikçe anlaşılmıyor. Oturdum kenarda küçük bir masaya, keş dayılar gibi. Rakıyı hesaplamıyor, özellikle bırak masada demedikçe bir büyükten koyup koyup getiriyor. Hemen havaya girdim, öyle ne mezeniz var falan yok, kafasına göre getirip koyuyor zaten, üçüncü boyutta gibi bir yer. Sanırım müşterileri tırcılar falandı, safi erkek. Bir tek fantezi yaptım, kızartmalık küçük balıklardan az az yaptırsana dedim. Komik bir hesap ödemiştim.

İnanır mısınız, yediğim en güzel yemeklerdendi. Nasıl keyif aldım. Sonra mis gibi serin bir kış gecesinde o upuzun iskeleyi yürüdüm. Otel iki adım zaten.

Vurdum kafayı yattım.

Ertesi gün eğitimime başladım.

Bende bir tuhaflık. Kendi sesim kulağıma uzaktan geliyor. Gittikçe kötüleşiyorum. Nasıl uykum var.

Gün çok zor geçti.

17.00 civarı bitirdim. Dönüş vakti.

Halim berbat. Gözlerim kapanıyor. Bir de acayip sis bastırdı. Hayatımın dayanmasıydı. Ara ara çok yavaşladım ama bir sakatlık olmadan geldim. Unuttum şimdi gece kaçta ulaştığımı.

Ertesi gün baktım olacak gibi değil, gittim bir hastaneye. Teşhis kondu: Zatürre. Ateşim 40!

Bir gün önce öyle eğitim yapmışım. Tekirdağ’dan öyle dönmüşüm.

O günlerde çalıştığım bir odanın klimasından, benden önce hasta olan birisinden geçmişti.

O kadar hastalık ve ilaç bilmez ki vücudum, bir haftada falan iyileşmiştim.

Ne yazık ki, motosiklet hayatım öyle son buldu. Doktor iki şeye dikkat et demişti: Bundan sonra sigara dumanı soluma, ciğerlerini üşütme.

Tekirdağ’daki o tırcı meyhanesinin zevkini (kapanmış gitmiş, sordum) ve ertesi günkü dönüş ızdırabını hiç unutamam.

 

Görmek

Yeni emekli olmuştu. 50’lerinin başlarındaydı daha. Bütün hayatı muhasebeyle geçmişti. İşi, düşüncelerini şekillendirmişti sanki. Gri alanları yoktu; yaşam nedenlerini hep bilmişti, kalem kalem.

Pek düşünmemişti ama duyguları da birer kalemdi galiba; dip toplamı pek değiştirmeyen.

Bir tünelden geçmişti o güne kadar. Etrafta seyredecek bir şey olmayan. Uzunluğu belli, hız belli, çıkılacak zaman belli. Sadece ileri bakılacak.

Ev kalabalıktı. Yaşlı anne, kendi yaşlarında bekar bir kızkardeş, eş, genç kızı. Ritüelleri olan bir evdi. Herkesin bir yeri vardı, gözle görülmeyen yetkiler paylaşılmıştı. Konuşulmayan ama gayet iyi bilinen konumlar. Ona kalan, sadece istediğini yapma hakkı olan pasif bir pozisyondu. Televizyonu, yemeği, saatleri özgür ama makine dairesine karışmak yok; orası paylaşılmış.

Evin dışında hiçbir alışkanlığı yoktu. Ama o evde vakit geçmezdi.

İlk zamanlarda ne yapacağını bilmiyordu. Yakınlardaki pastanede oturmuştu bir keresinde, vakit geçmek bilmemişti. Ne kadar geçti diye saatına bakarken kendi haline gülmüştü.

Evde icat ettiği tamirler de bir yere kadardı. Zaten o bile ait olmadığı ev düzeninde onlara ayak bağıydı.

Sokaklardan başka çare yoktu.

Onda da gene düzeni depreşti. Gidebileceği yerleri sıraladı zihninde. Çocukluğunda anısı olanlar, uzun yürüyebileceği yerler, uydurma bir şey alma hedefi koydukları..

Yeni görev bulmuştu kendine. İş gibi. Geç kalmamalıyım kahvaltımı erken hazırlayın gideceğim diyordu.

Akşamları hikayeleri oluyordu. O gün yaşadıkları, tanıdığı insanlar.

O hikayeler gittikçe çoğalmaya başladı.

Artık onlar anlatılacak birer karakterdi. Asıl işi öğretmenlik olan bir minibüs şoförü, yalnız yaşayan bir ihtiyar adam, ailesinin gönderdiği çok az parayla okuyan bir genç, dükkanı apartmanla yıkılacak olan bir bakkal, bütün gün torunlarına bakan bir anneanne.

Hepsini sonuna kadar merak ettiği figürlerle dolu bir sahnedeydi. Yaşamında tanımadığı izler bırakıyorlardı onda.

Ne evle işi vardı, ne geçmiş gitmiş işiyle. Bir şey demiyorlardı ama evde pek dinlemiyorlardı onu. Onların içeride kendi konuları vardı.

Onun da dışarıda.

İlk defa, yaptığının, kendi koyduğu bir amacı yoktu. Amaç sadece yaşamı görmekti.

Zorla özgür bırakılmıştı.