Kırılma anları

Bir defa daha ne yaptığımı net söyleyeyim. İş anıları hassas konu. Çok geçmişte kalmalarına güveniyorum, bugün olan şeyler değil. Bazılarını da istisnaen biraz bozuyorum, hani şu filmlerin başında yazdığı gibi. Amaç o anları gözünüzde canlandırmak, kişiler önemli değil.

***

Kendi alanlarında en büyük üreticilerdi. Mükemmel bir fabrika. 3 kardeş. En küçük olan laylaylom, o kayıp. Abi tek başına işin başında. İK’cıları aradı beni; konu, kurumsallaşma ve buna göre kültürel değişim. Sunum istiyorlar.

O gün manzara şu, tüm anlatımım boyunca İK’cı oturmadı; kenarda ayakta, eller önde bağlı. Cenaze namazı duruşu. Ortanca kardeş abisiyle küs, kızgın, belli. Abi, tamamen tepkisiz bir yüz ifadesiyle dinliyor, tek tük ayrıntımsı şeyler soruyor.

Ortanca bir anda hiçbir şey demeden kalktı gitti. Toplantıyı terk etti. Abi başını döndürüp bakmadı bile.

Bitirdim, çıkarken bana şunu dedi: “Kurum kültürünün ne kadar zamanda değişeceğini açıkça belirterek teklifinizi gönderin. Başka firmalarla da görüşüp değerlendireceğiz”.

***

Banka şube müdürlerinden oluşan bir sınıf. Ticari-bireysel şube karışık (onlar öyle derler, boşverin). Ben ters yüzcüyümdür. Önce vakıayı tartışıp, oradan açıklamasına giderim. Anlatmayı sevdiğim bir bölüm vardı: Pratik yönetim teknikleri. Çekirdek gibi bilgiler; arkaları dolu ama.

Dedim ki, Allaşkına şu insancıkları motivasyon yemeğine götürmeyin. Öyle kimse motive olmaz, alakası yok. Tam aksine eziyet gelir, söyleyemezler.

Birisi kalktı, meslek hayatım boyunca hep yaptım, herkese iyi geldi, nesi yanlış bunun dedi. “Yanlış değil, amaç sırf motive etmekse etkisiz. Sosyallik deyin, iş dışı sohbet deyin, ama motivasyondan ayırın, motive etmenin daha karmaşık yolları var, bugün ona da geleceğiz” dedim.

Kapattı kendini. Dinlemez oldu. Başını çevirdi, yüzüme bakmadı. Akşam bir tek o ‘eğitim berbattı’ diye yazmış.

***

Gene bir bankanın Genel müdürlük yöneticileri. Müdür, yönetmen karışık. Asla konsantre olamıyorlar. Hadi arada bir çok acilse birisi çıkar gelir ama sanki yolda gelen geçene anlatıyorum. Lahavle dedim.. dayan oğlum görme dedim..

Bir an geldi patladım. Koca insanları oturun yerinize diye azarlayacak halim yok ya, kestim anlatmayı. Çıktım bir sıranın üzerine oturdum.

Ben susuyorum, onlar öyle duruyor.

Sonra birisi yanıma geldi, kulağıma eğildi, “bugün bankamız satılıyor, belirsizlik arkadaşları tedirgin etti, kusurumuza bakmayın” dedi.

Onlara kızmamdan utandım.

İte kaka günü tamamladık.

Yorgunum

Gözü dalardı bazen. Alışmışlardı onun uzun sessizliklerine. Hiç şikayet etmediği için, o sessizlikler artık onun olmuştu. Kimse neyin var demezdi. Kaçıverirdi oraya.

Hep arka planda olmayı seçmişti. Kendi yaşamını dahi kulisten seyretmişti.

Talep etmemişti. Hiç suçlamamıştı. Hiç kızmamıştı.

Düşündüklerini anlatmazdı. Yakınındakiler de sormazdı.

Sustuğu zamanlarda düşünmezdi de sanki. Öyle gelirdi etrafa. O böyle mutlu derlerdi; belki o kadarı bile değil, sadece ‘o öyle işte’.

Hep çalışmıştı; işiyle var olmuştu. Rutinlerle dolu bir yaşam. Yıllarca peş peşe küçük döngüler. Bir sarkaç kadar kararlı tekrarlar.

İçine kimseyi almadığı zevkleri vardı. Bazen bir radyo kanalı.. sevdiği bir park köşesinde oturduğu bank.. yürüdüğü ara sokaklar.. balkondaki köşesi.. hep aynı fincan..

Kocaman bir sorumluluk duygusu vardı. Neredeyse ondan büyük. Enerjisini veren ve alan.

Emeklilik yaşı yaklaşıyordu. Yorgunum derdi. Tek hayali vardı, artık çalışmamak. Yerine ne koyacağını bilmeden.

Anılarını kısa filmler gibi hatırlardı. Net sahneler, bir yerde başlayan ve biten. Şunu ayırt edemezdi, o anları sevdiği için mi, bir şey onu rahatsız ettiği için mi hatırlıyordu? Anılar değil, aslında onları çevreleyen duygular pusluydu.

Bir defa kendine ‘neden yorgunum hep’ diye sormuştu. İçinde, giremediği kendine yasak olan bir alan vardı. Açmayı denemedi hiç. İstemedi.

Çünkü orada ne olduğunu tahmin ediyordu.

Gerçek kendisi vardı.

 

Önceki krizde yaşadıklarım

Bundan ders çıkmaz, öyle bir amacı yok. Artık duygusu kalmamış anılar bunlar.

Önce manzarayı bilmeniz lazım. 2001…

17 yıl olmuş.

Esentepe’deki Gazeteciler sitesinde, küçük bahçeli, müstakil evden dönüştürülmüş bir ofis. Ekip 4 kişi. Öncü kuvvetlerim iki kişi. Sıkı bir süreççi ve bir psikolog. Gel şu eğitimi yap yok, önce olay yeri incelemesi. Bir sürü eğitim ihtiyacı zannedilen şey, ya süreç sorunu, ya yönetici hatası, ya oradaki iklimin derdi. O ikili benim İHA’larım; onların bulgularıyla eğitim tasarlardım.

Öteki ikisi, bir office man (boy diyemeyeceğim valla), bir de her şeyi halleden çözümcü asistanımız.

Eğitimlerimi orada yapardım. En çok 14-15 kişiye.

Öğlenleri bizimkiler açık büfe gibi bir masa hazırlardı. Hani şu kahvaltıcı seyyar teyzenin arabası gibi. Sandviçlik malzeme. Herkes kendi sandviçini yapar, çıkar bahçede yerdi.

Yüzde 90 bankalardı müşterilerimiz. Yıllık anlaşmalar yapardık; aylarca süren onlara özel projeler. Eğitim bölümlerinin dışarıdaki uzantısı gibiydik.

Şubattı. Başladı kriz.

Nereye kadar gidebileceğine dair hiçbir tahminim yoktu.

Birkaç hafta sonra telefonlar: Eğitimleri iptal ediyoruz. Her gün bir ikisi. Bunu bildirenler de hep departmanın en kıdemsizleri. Hiçbir yönetici bana bağlatıp konuşmadı.

Mayısa geldiğimizde bir tane işimiz kalmıştı.

Bu arada bankalara el konulduğu haberleri başladı.

En büyük darbe vergiden geldi; önceki yılın kurumlar vergisi. Arabamı satıp ödemiştim, bir Honda’m vardı.

Üzerine koymadan birikimim 3 ay yetti. Ofis kirasının karşılığı yoktu. Kira dolarlaydı. Önce TL yaptık, indirdik, sabitledik, 2 ay daha götürdü. Temmuzda çıkıyorum dedim.

Cihangir’de küçücük bir çatı katı buldum. Eşyayı eskiciye sattık; kamyonla aldı gitti, bakmadım bile.

Herkesle vedalaştık (bu arada office man ne dedi biliyor musunuz, tazminatım sizde kalsın, şu anda ihtiyacınız var, daha iyi zamanınızda ödersiniz bana dedi, 2 yıl sonra uygun musunuz dedi, o zaman ödedim).

Şirket kapamak o kadar zor bir iş ki, 2003’e kadar uğraştırdı. Ticaret sicili gazetesindeki kapanma yazısı hâlâ bir anı olarak şu anda çalışma odamda yerde çerçeveli olarak duvara yaslanmış duruyor.

Bu arada 22 banka battı, çoğu müşterimizdi.

İş ortamlarından tanıdığım birçok insan yok oldu. Ne oldular, ne yaptılar, hiç duymadım.

Bir daha öyle yoğun çalışmadım. Ertesi yıllarda bir motosiklet aldım (Transalp), tek aracım o oldu. Günlerce, haftalarca o çatı katında amaçsızca zamanlar geçirdim. Arada, çalışma tarzı bana çok uzak olan başka eğitim firmalarına taşeronluk yaptım, o ayın giderlerini karşıladım.

İstemedim baştan başlamayı. Ruh halim değişti.

Ahmet, boş kubbede hoş bir sada oldu.

Ve o günlerden bugünkü halim doğdu.

 

 

 

 

İşe almada yaratıcılık cesaret ister

Hep şuna inandım: En doğru insan yok, her insanla o işi yeniden düşünmek gerekir. Birçok işin yapılışında esneme payı var.

Yani neredeyse ucu şuraya kadar gidiyor: Tarzlar işin yapılışını farklılaştırır, o halde insanların farklılığı denenmeye değer.

90’lar.

Bank Ekspres’in kuruluş yılları. Her şey sıfırdan tasarlanıyor. Sıra eğitim bölümüne geldi. Epeyi düşünmüştüm hangi yollardan gidebiliriz diye (evet, İbrahim Betil öyle bir yöneticiydi, alan açar, sonuca bakardı).

Gelenekseli bir türlü içime sindiremedim. Gelecek şimdi ben bu işi bilirim diye kapalı kutu birisi, sonra temelden anlayış farklılıklarıyla uğraş dur. Sistemin oturmuş olduğu bir yapı olsa, bu da böyle bir dönem olsun der geçersin. Ama daha su basmanındayız.

Minyon bir kız gelip giderdi departmana, görürdüm. Çalıştığımız ajansın trafikeriydi. Bir sürü iç iletişim projemiz vardı; insanların iyi anlamasını istediğimiz bize özgü yeni kavramlar.. gayet önemli bir oryantasyon programı.. birçoğu İK ile ilgili. Uğraşırdı işte ajanstaki kreatif ve prodüksiyonla bizim aramızda koordinasyon için. Çalışkandı, ayrıntıcıydı, iyi iletişimciydi, takipçiydi, plancıydı.

Birgün şöyle bir gözlerimi kısıp baktım ona. İlk eğitim uzmanımız olarak devşirsem ne olur? Sonuçta eğitimin de bir operasyonu var ve o zamanlarda eğitim dediğimiz onun yaptığıydı zaten.

Şaşırmıştı işi önerdiğimde. ‘Ben bilmem ki.. hiç yapmadım ki’ dedi durdu.

Sonra bal gibi de yaptı.

***

Başka bir yerde idari işler yöneticisi arıyorduk. İdari işler İK’ya bağlıydı. Kocaman bir saha teşkilatı vardı. Onlarca şirket aracı havuzu.. onların yakıtı, bakımı, kazası, sigortası, alımı satımı, zimmetlenmesi.. Bir yandan Genel Müdürlükte hafta sonları ofis inşaatı (iki kat arasında içeriden merdivenle bağlantı yapılıyordu). Bir sürü sarf malzemesi alımı. Dev bir operasyon yükü.

Satın almada bir kız vardı. ‘Var mısın?’ dedim.

Katlanacaktı iş yükü ve sorumluluğu. Siz uygun gördüyseniz dedi; buradaki gizli tereddütü, kadın idari işlerci hiç görülmemiş şeydi de ondan.

Gelmiş geçmiş en iyi idari işler yöneticilerinden birisi oldu.

***

Riskti. Olmayabilirdi. Denemeden bilemezdik. Onlar da denemeye değer insanlardı (kim bilir nerelerdedirler şimdi, kulaklarınız çınlasın Nilay ve Yeşim).

23 sene geçti, inancım bir gram değişmedi, aynı yerdeyim.

***

Ben zaten free jazz’ı da severim:)

Bilinmeyen kadın

Sert kızdı.

Ona neler diyen olmamıştı ki; sevimsiz, itici, kaba, ulaşılmaz, hatta deli. En kızdığı da ‘erkek gibi’ sözüydü. Hepsi ağzının payını almıştı ama.

Çocukluğunda da böyleydi. Annesi bıkmıştı artık diğer çocukların annelerinin şikayetinden, umursamıyordu. Ben cezalandırırım onu deyip kendi işine bakıyordu.

Severdi kendini. En çok da içini özgür bırakışını. Kimseye düşmanlığı yoktu. İnsanların girmesi yasak bir alanı vardı sadece. Yaklaştırmamakla kalmaz, cesaret edenleri kafasındaki sınırın dışına kadar kovalardı.

Bir tür sanal ağaç evinde yaşıyordu ve hiç kimse hak etmiyordu orayı görmeyi.

Onun hayata tutunması böyleydi.

Zekiydi. Babası ona akıllı kızım derdi. Çok severdi babasını. Artık yaşlanmışlardı, annesiyle sürekli yazlıkta kalıyorlardı, pek göremiyordu onları.

Sosyal medyada çoğu takipçisi hemen kaçardı. Bir avuç okuyanı da fazla bulaşmazdı. Sanki onların takip etmesine izin verirdi: ‘Zararsızlar canını sıkmadıkça kalabilir.’

Birkaç defa sevgilileri olmuştu. Büyük bir zevkle kaçırmıştı hepsini. Onlardan bir yerde bahsederken ‘erken yaşam formları’ derdi.

Geçenlerde bir şey oldu.

Grupça bir yerdeydiler. Zorla gitmişti, bir kız arkadaşının ısrarlarıyla. Üniversiteden hayal meyal hatırladığı bir çocuk vardı grupta.

Kimdi bu pısırık diye düşündü, sonra gecenin kalanında unuttu onu. Ne diye uğraşacaktı ki hatırlamak için, kimse kim.

Formundaydı gene o gece. Kırdı geçirdi. Canı ne istediyse ortaya söyledi. Beach gülleri dedi. Anlamadığınız şeyi beğenin geçin e mi dedi. Adını bilmediği bir kızla, hayalindeki iş ne ki diye ciddi konuşur gibi dalga geçti.

Bir ara fark etti, masanın öteki ucundan pısırık eğilmiş ona bakıyordu.

Vakit kaybıydı bu, boğuluyorum dedi içinden. Kimseye söylemeden sessizce kalkıp gitmeyi düşündü.

Biraz daha dayandı, sonra yakınındaki birkaç kişiye usulen bir şeyler geveledi, onu çağıran kıza gözüyle kaçıyorum dedi.

Gidiyordu. Tam mekanın kapısındayken bir ses. Bir baktı: Pısırık! Arkasından koşmuş.

‘Hadi yarın akşam bu kalabalıklar olmadan bir yere gidelim, nasılsa sosyal medyada bir yerlerde varsındır, bulurum seni, yeri bana bırak.’

Oo, tam kendi tarzı.

Beklemediği yerden.

Bir şey demedi, gülümseyerek duyulur duyulmaz bir ‘iyi’ çıktı ağzından.

Ondan korkmamış ha?

Talep net. Çözümü de yanında.

‘Pısırığın tipi fena değil, niye yalnız ki bu?’ diye düşündü.

Ertesi akşam buluşacakları yere giderken çok içinden geldi dudaklarına parlatıcı sürmek. Uzun zamandır bunu yapmamıştı.

Dikkatli, yavaşça yaptı. Başka makyaj yok.

Tam yaz gecelik bir çiçeklisi vardı, onu giydi. Bir de en sevdiği sandaletlerini.

Çıkarken geri döndü, bedenini yarı eğerek yan yan kapının önündeki boy aynasına baktı.

Çok iyi tanıdığı ama o güne kadar kimseyle tanıştırmadığı bir kadın vardı aynada.

Kapıyı yavaşça çekti çıktı.