Tahliye vakti

Herkes gibi bir hayatı vardı. Uçları hiç sevmemişti zaten. Ona küçükken ‘efendi çocuk’ derlerdi, kim niye öyle derdi hatırlamıyordu ama sıfatını sahiplenmişti. Uyumlu olmakla bir alıp veremediği yoktu; hatta galiba onu önemsiyordu. Hayatı kolaylaştırdığına, belki de bir gereklilik olduğuna inanıyordu. Neden insanlarla kötü olacaksın ki? Doğal kanun der ki, önce kendinden vereceksin ki karşılığını alabilesin.

Öğrenciliğindeki çalışkanlığında da aynı duygunun izlerini hatırlıyordu, derin bir görev duygusu. Ruhuna sahip olan bir borçluluk. Minnetle karışık.. ‘bana güveniyorlar, boşa çıkaramam’.

Sonra iş hayatının kuralları geldi. Sistemler.. diyordu, ‘sistemlerle bu çark döner ancak, sıkılmanın bile usulüne uygun çözümleri olmalı, kafanı dağıt, kendine oyuncaklar bul, anlamlar yarat, zaman ayır ama önce görevler’. Hatta şöyle bir mantık bile geliştirmişti: ‘Zevklerin, hak ettiğin tazminatındır, onları satın alırken bedelini peşin ödedin sen.’

Gene de halledemediği bir şey vardı: O tanımsız sıkışmışlık neydi? İnançsızlık gibi bir şey. Bir şeyler yetemiyordu ona sanki. Bunu hep geleneksel yöntemleriyle aştı: Görev disiplinini ve zevkin dozunu artır!

Abeslik gittikçe sıklaşmaya başlamıştı. Aradaki unutma aralıkları daralıyordu. Kalp ekosunun sürekliye dönen bipleri hâkimdi artık düşüncelerinde.

Son bir gayret.. bir anlam daha lazım.

Ve buldu.

Anlamsızlığı kabul etmek.

Zihninin kapısını açmıştı. Sorumluluklara dokunmak yok, onlar yük değil, onlar ilkeler. Onlar, isteyerek sahiplenmeler. Ama o görev duygusu yok mu, o yıkıcı. Hapishanenin parmaklıkları o işte.

Dışarıdan kimsenin anlamasına gerek yoktu, içinde bir mesafe katetmişti. Hayatının geçen uzun bir kısmıyla birlikte düşünceleri ilerlemişti.

Her şeyi buna göre yeniden ayarlayabilirdi; değerlerini, önceliklerini, zamanını geçirme biçimini, dostluklarını, harcamalarını. Yeni kanun diyordu ki, ‘daha kendine ait bir hayatın olabilir, yeter ki yaptıklarının nedenlerini değiştir.’

Vazgeçişler bir hapisten çıkmak gibiydi.

Yolculuk bitmemişti ama yolcu aynı yolcu değildi.

 

 

 

 

Asistanlık anılarım

Yıl 1980. Hukuk yüksek lisansı yeni bitmiş. Avukatlık stajı tamam. Asistanlığı aklına koymuş genç bir adam. Kürsü umurumda değil (evet efendim böyle derdik, bölüm falan bilmem ben), yeter ki birisi olsun.

Mezun olduğum Üniversite dışında bir yerden kuşlar haber getirdi, bir hoca asistan arıyormuş. İlan milan yok, etrafa haber verme usulüyle. Tanımıyorum, olsun. Gayet uydurma bir görüşme yaptık, hemen tamam dedi. Hatta atama kararını bile bekleme dedi, yapılacak işler varmış. Önüme kitabının baskı öncesi tashih edilecek (söylememe lüzum var mı, düzeltme) fasiküllerini koydu.

Tuhaf bir insandı. Kelimeyi bilerek kullandım, tuhaf. Bir saplantı şeklinde kitap yazardı. Sanıyorum yazdığını hiç okumuyordu. Hani filmlerde gazeteyi baskıya yetiştirmek için telaş olur. Son kelime yazılıp kağıt daktilodan çekerek çıkarılır, oradan doğru baskıya.

Bizde de bana!

Odasından çıkmıyordu, sürekli yazıyordu. Hatta galiba yemeğini çalışma masasında yiyordu. Birgün beni eve çağırmıştı, yazdıklarımı vereceğim hemen okumaya başlarsın diye. Gittim, bitmemiş. Otur bekle azıcık dedi. Bekledim, o bölümü o sırada yazdı ve verdi. Sıcak sıcak.

Sınav dönemlerinde gözetmenlik sırasında tashih yaptığımı hatırlarım. Artık refleks olmuştu düzeltmek, başka ders kitaplarında yazım hatalarını görüyordum.

Birgün bana dedi ki, derse gidemeyeceğim, bu bölümü yazmam lazım, sen git şuradan şuraya anlat. Sonra adet oldu, o dönem hep ben anlatmıştım.

Hoca yazıyordu.

Bir buçuk sene böyle sürdü.

Sonunda ben hiç niyetim yokken -kendime göre başka gerekçelerle de- avukatlığa başladım. Şimdi düşünüyorum da, hocama veda ettiğim ânı hatırlamıyorum. Galiba öyle bir şey olmadı, çok meşguldü.

O dönemle o kadar alâkam kalmamıştı ki, çok sonraları duydum, hoca da bir süre sonra ölmüş.

Acaba yetiştirmeye mi çalışıyordu?

 

 

Mikro yönetici

Böyle Türkçeleştirebilir miyim, emin değilim. Pek yerleşik değildir de. Micromanager işte..

Ben ayrıntı ‘görürüm’, o ayrı. Bir mesleki deformasyon olarak kendimi zorlayarak tasarlarım da, ama yaşam biçimim değildir. Neyse..

Yıllar önce bir proje vardı; bir bankada ilk defa MT programı açılacaktı (yönetici adayı denmezdi, onların adı buydu), ben de MT’lerin sınıf içi eğitimlerini organize eden danışmanlarıyım.

Öyle bir iş ki, bire bir koordine olarak çalışmak lazım. Konu ve eğitmen önerilerimin gerekçelerini açıklamam lazım. Hatta tek tek karar verdikten sonra, bazen iş bölümü yapardık, kim hocayla temasa geçecek diye.

İK müdürü tam bir mikro yöneticiydi. İlacım. Başım ağrırdı toplantılarımızın sonrasında. Sıkılma lüksüm var mı? Yok. Müşteri.

Azmettim, o iletişim sağlanacak.

Peter Drucker’ın ortaya attığı bir üslup uyumu kavramı vardır. Çok kullanıldı, içi boşaltıldı ama fikir tüm zamanlarda geçerli. Mealen der ki, yöneticinizi yönetmek işinizin parçasıdır, bu boyun eğmek anlamına gelmez, onun düşünce frekansını yakalamak anlamına gelir. Onu anladıkça birlikte çalışmanız kolaylaşır. İsterseniz beğenmemeye devam edin, ama bilin.

Bir tür sosyal kontrat.

Ayrıntıysa ayrıntı, ben de giriyorum dedim:)

Karşımdaki farkında değildi, kendi performansıma inanamamıştım. Kopmamaya çalışarak, aynı ilgili ses tonuyla karşılıklı saatlerce çalışırdık. Benim için bir ‘nefs terbiyesi’ tadındaydı.

Oldu. Başardım. Projeyi böyle vıdık vıdık tamamladık.

İtiraf ediyorum; üzerinden bunca yıl geçmiş, şu anda anlatırken içim daraldı.

Bugün olsa yapamam.

Kişisel gelişim eğitimi böyle yapılır

Yakın zamanda çok kötü bir sunuma maruz kaldım da, bu onun tepkisi.

Girizgah falan yok, konuya giriyorum. Tören adımıyla.

AMAÇ

Kişisel gelişim eğitimi, ondan ona geçen derleme slaytlar değildir. Arka planda bir tasarım yatar:

• Bir kişisel gelişim eğitimi, ya Vroom’un beklenti kuramına göre, katılımcıya davranış seçenekleri verir. Herkes kendine göre yarar-zarar alternatifleri arasında bilinçli bir seçim yapar. Mesela bir yönetici grubuna, motivasyon tekniklerini, zorluklarını belirterek anlatırsınız, onlar da kendi çalışanlarına en uyana kendileri karar verir.

• Ya eğitim Gestalt tekniğiyle yapılır. Bir konudaki tüm etkenleri anlatırsınız. Sonra dersiniz ki, parçaları birleştirince hep farklı sonuçlar çıkacak, siz de deneyin, kendi kombinasyonunuzu bulun. Mesela Belbin sistemi diye bir şey vardır, farklı kişilik özelliklerine sahip insanlar bir ekipte yan yana gelince her defasında değişik tatlar çıkar. Yani eğitim sadece sizi, ekiplerin ne kadar karmaşık ve öngörülemez olduğunu görmeye hazırlar. Yok öyle eğitimde öğretilenlerle yürüyen ekipler.

• Ya da Festinger tekniği uygularsınız. İnsanlar; bir davranışı, ‘durumun gereği, ödül, biraz zorlama’ nedeniyle yapabilir, o sayılmaz. Ama eğitimle, o davranışı bir defa isteyerek seçmesi sağlanırsa, tutumunu davranış yönünde değiştirme eğilimi gösterir. Yani kendine gerekçe yaratır; aslında öyle düşündüğüm için yaptım der. Bu konu, MCT danışmanlarından Ateş Ataseven’in popüler konusudur, kuramı hayata indirgemiştir.

YÖNTEM

Herkes mazrufa değil zarfa bakıyor (mazruf, zarfın içindeki demek). Malum, ne kadar eğlendik meselesi.

Yöntem o kadar amaçtan uzağa düştü ki.

Oyun gene oynatılsın, video gene gösterilsin ama oradaki hedef, ‘debrief’dir (geri bilgilendirme).

Görseller değil, onlardan çıkarılan sonuç şaşırtmalı.

Eğitimlerde kullanılan sinema sekanslarının bir tek amacı var: Gerçek hayatı simüle etmek. Onu kendileri yaşamış gibi zihinlerinde canlandırmak. Bu nedenle göstermek yetmez, konuşarak, tartışarak kazımak gerekir.

HEDEF GRUPLAR

Herkese aynı ilaç olmaz. Bütün eğitimler gibi, kişisel gelişim eğitimleri de özelleştirilmeli. İş koluna, unvan grubuna, göreve..

Gruba göre beklenen davranışlar değişir, beceriler değişir, tutumların şiddeti değişir, beklentiler değişir.

Ne olur, karavana yeter artık.

Akıl karışıklığı

Bir şeye eğilip bakar gibi içini hissetmeye çalışırdı.

Aklı karışıktı. Kendini çıkmazlarda görüyordu. Seçtiklerini yaşamıyordu. Git-gellerle geçiyordu zaman.

Yakınırdı, bunalırdı, sorgulardı. Sonra da kendini seyretmekle yetinirdi.

Bir dönem, açıklama vaat eden duygusu sorumluluktu. Onun defterine yazılmış görevlerin gölgesi olan sorumluluklar. Anlamasını gerektirmeyen kalıp sorumluluklar; öyle yapması gerekli olduğu söylenen, boyun eğdiği şeyler.

Zihnindeki ilk kayboluşlar lise yıllarında başlamıştı. ‘Ne istiyorum’un cevapları yoktu. Bastırması kolaydı ama o zaman; ‘daha çok erken, biraz şekillensin de..’

Üniversitede o anlamsız okul ona hayatta ne verecekti? Niye o berbat işe katlanmak zorundaydı? Niye hep boş ilişkilere giriyordu?

Tıkanma anlarında döngü belliydi: Üstüne git, cevapsız kalsın, sıkıldığın yerde bırak. Öyle etkili ilaçları vardı ki; konuyu espriye boğmak.. elini kadehin serinliğine uzatmak..

Zevkli bir kurguydu: İnişi deneyip, son anda pas geçmek. Düşüncelerini aşağı kaydırmalar hep iyi geldi ona.

Vazgeçiş değil, ânı çözüşler.

Sonra zaman içinde bir şeyler değişmeye başladı.

Yeni bir duygunun vakti gelmişti.

O pas geçişleri bilerek yapıyordu artık. Kendi kendine akıl oyunları.

Akıl karışıklığını kullanıyordu.

Gittikçe daha isteyerek karıştırıyor, sonra istediği yerde donduruyordu. Oynatma hızını kendi ayarlıyordu. Zihnini, hep biraz daha yüksekten bakmaya zorluyordu.

Çünkü erken zamanların görev-sorumluluklarını aşmıştı. İmkansızın kendi dışındaki nedenlerini arıyordu. Deneme yanılmaların tadını çıkarıyordu. Keşiflerde bulunuyordu.

Akıl karışıklığı oyunu olmuştu adı.