İK efsaneleri

Şehir efsaneleri gibi okunacak.

İK’nın yaptığı hiçbir şey yok

Tepelerde stratejiler, diplomasiler, Bizans oyunları, dengeler, sunumlar, proje iknaları, itiraz karşılamalar.. ohoo insanın ömrünü yer. Aşağılarda özlükten, formaliteden, ıvır zıvırdan insanlar bitik. Ortalardakiler de bir şey yapamamaktan zaten kendileri muzdarip!

İK’cı dediğin dert dinler, insan sever

Alakası yok. O kişilerden menkul bir durum. Hiçbir görev tanımında böyle bir şey geçmez. Kurumdaki insanları tanır, ya da insan davranışları hakkında bilgi sahibi olmalıdır deseler neyse, o zaman doğru.

İK’cı birisinin adamıdır

Şart değil ama olabilir. Ona verilen hedefler olabilir. Belli stratejilere uyması istenebilir. Belli kişilere raporlayabilir. Bu paradigmadaki namus tınısını anlamıyorum. Herkes için ne kadar mümkünse, onun için de geçerlidir.

İK’cı stratejist olmalıdır

Her İK’cının rüyasıdır ama hayat öyle değil. Çoğu zaman İK’cı en son duyar. Ona tenfiz düşer (pardon hukuk deyimidir, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de yerine getirilmesine tenfiz denir); yani başkası karar verir, İK yapar.

İşe almadaki seçme yöntemleri haksız

Tamamen durumsal ve kişisel bir yargı. Her durum kendi içinde değerlendirilir. Bir sürü de doğru karar var. Kime göre, neye göre haksız? Çoğu yerde İK sadece ön seçim yapar, gerçek karar verici diğer yöneticilerdir. Eleme zor, yıpratıcı, sıkıcı bir iş; belki orada yol kazaları oluyor. Canı yanan kızıyor; e karşısındaki de müstahaksa al sana efsaneye katkı.

İK işten çıkarmalarda duygusuz

Doğrusu şöyle: İK, işten çıkarmalarda infaz eder. O noktaya gelinceye kadar ne aşamalardan geçilmiştir. Bu o kadar pis bir iştir ki, başka türlü yapılmaz. Maske şart.

 

Yani ne onunla, ne onsuz.

Onlar da değişim sancıları içinde; binmişler bir alamete, gidiyorlar kıyamete, yol dediğin yol gibi, ulaşmalı bir yere, amanieyyyynn..

 

 

 

 

Taşıma suyla İngilizce bu kadar

Bugününü bilemem ama benim okuduğum yıllarda (1965-1973) Saint Benoît’da İngilizce eğitimi berbattı. Yurttaşlık bilgisi dersi muamelesi yapardık; usulen.. var mı var. Dersin bir öğretmeni hep olmuştu ama onu bile hatırlamıyorum. İzi yok izi. Varsa yoksa Fransız Edebiyatı ve türevi dersler.

Bir dili çok iyi biliyoruz ya, yeter. Beklenmezdi bizden. İyi hatırlıyorum, babam, ‘ben iyi öğrenemedim Fransızca’yı, senin için memnunum’ derdi. Hiçbir engel olmadan kabul edildiğimiz için, hedefimiz Fransa’da Üniversiteye gitmekti, onun için İngilizce’nin lüzumu da yoktu zaten.

Sonra iş hayatında şok dalgası geldi. Sadece İngilizce gerekliydi ve biz konuşamıyorduk. Fransızca’nın esamesi yoktu (esame ad demek, kadının adı yoktaki gibi düşünün).

Özal’lı yıllar geldiğinde bankacılık Dünya’ya açıldı ama bir sorun vardı: Bu kadar dil bilen bankacı yok. 1984’dü galiba, eğitim bölümü yöneticisi olduğum bankada bir karar alındı: Kendi İngilizce lisan okulumuzu kendimiz açacağız. Tamamen içerisi için.

İngiltere’den eğitmen olarak bir çift getirttik. Burada yaşayacaklar. Sheila ve Harry Brown (evet soyadları şaka gibiydi). Çok şeker insanlardı. Çalışma izinlerinden ev bulmaya kadar başıma kaldılar. Neredeyse sürekli birlikteyiz. Ne yapıyordum biliyor musunuz, -Allahtan biliyormuş- Sheila ile Fransızca konuşuyordum.

Evimiz Bostancı’daydı. Onlara da bizim yakınımızda bir ev bulduk. Zırt pırt bizdeler. Ve Sheila başladı bana doğaçlama İngilizce öğretmeye. Sürekli. Hayatın akışı içinde. Hatalarımı ânında düzeltiyordu.

Neredeyse 2 yıl böyle sürdü. Çözdüm valla, artık konuşuyordum ama ne de olsa temelsizdi.

Onun sayesinde iş hayatında sırtım yere gelmedi. Her yerde, sürekli gerekli oldu. Özellikle konferansları takip etmek için, toplantılarda ve mesleki kitapları okurken.

Benim uzun bir danışmanlık kariyerim oldu. Birgün bir meslektaşım dedi ki, yürü Romanya’ya gidiyoruz, büyük bir proje alma ihtimali var, ama önce bizden bir sunum istiyorlar, sen yaparsın!

Ne? Ben? Tek başıma İngilizce.. acayip teknik bir konuda.. üst düzey Rumenlere..

Bunu yapmak zorundayız dedi. Her şey buna bağlı dedi. Konu senin için çocuk oyuncağı dedi.

Neyse o meşum gün geldi. Dizildi karşıma 15-20 asık suratlı Rumen. Tek kelime etmiyorlar. Maske gibi yüzleri. Öyle bekliyorlar.

Giriştim.

Arada bir tekliyorum ama gidiyor. Bir ara -hiç unutmam- şöyle bir şey diyeceğim: ‘Kurumsal eğitimlerin müfredatı olmaz, ne gerekiyorsa ihtiyaç odur, eğitim tasarımcısını olay yeri inceleme ekibi gibi düşünün.’ Ulan nasıl diyeceğim olay yeri incelemeyi, birkaç çeşit denedim, yok, boş boş bakıyorlar (CSI demek hiç aklıma gelmedi). Kim bilir belki fikir de onlara uzak geldi.

Bende film bir koptu. Durdu kafa. Tam sessizlik. Bana göre rezillik ânıydı.

Beni buna itene de kızdım, kabul ettiğim için kendime de kızdım.

İş fiyatlandırmadan olmadı zaten. Ama o an hissettiğimi yıllarca içimden atamadım. Her aklıma geldiğinde yüzümü ekşitti.

Oh be şimdi herkes bilsin.

Demek ki neymiş? Danışmanlıkta, hayır yapmıyorum denmesi gereken işler varmış.

İş ortamındaki marjinaller

I ıh.. bu başlık, kişisel gelişim dilindeki genellemelerden değil.

Tam aksine, tiplerim tekil ve gerçek. 

Size zihnimde kaydedilmiş sahnelerden gözlem potpurisi yapıyorum. Yorum yok, ders yok.

Leyla: Sakin, neredeyse huzurlu. Hiçbir şeye hayır demez. Kendisinden istenen bir şeyi yapabilir de, yapmayabilir de. Yapmamışsa, ihmalkarlığından değil, duymamıştır, anlamadan peki demiştir. Galiba iyi niyetli. İşini sevmediğini kendine dahi itiraf ettiğini sanmıyorum; muhtemelen hiçbir işi sevmezdi zaten. Çalışmayı sevmiyor çünkü. Sadece işini yapmaya uğraşıyor.

Sıkıntı yok: İş bitirici görünüyor. İyi hissettiriyor, hiçbir işten kaçmıyor. Ama sonrası gayet normal işliyor. Ne ihmalcılık, ne aşırı çözümcülük. Hallolacak iş halloluyor, hallolmayacak iş olmuyor. İnsanı aldatan, işi üzerine alış tarzı.

Süreğen burn-out: Çok kısık ateşteki cezve gibi, belli olmuyor yavaş pişmesi. Yıkım içeriden. Her türlü hastalık adayı. O kadar çırpındığı halde iş kalitesi artmıyor. Kimseyi memnun edemiyor ama halini gördükleri için açıkça suçlayamıyorlar. Tam kaybet-kaybet durumu.

Dişi örümcek: Hani çiftleştikten sonra erkeğini yerlermiş ya.. ondan. Mükemmelci, sert, adanmış, çalışkan. Ekibindekileri geliştiriyor. İyiye iyi der ama acımasız. Kolay siler. Umulmadık anda feci laf geçirir.

Psödo sırdaş: Yani görünüşte, aldatıcı, güya, sahte sırdaş. Dedikoducu değil, söyledikleri gerçek. Magazinci diyelim. Paylaştığı için kendinizi özel zannetmeyin, durum tam ‘söyle geç’. Yani o sırdaşlık bir şey demek değil. Kendinize anlam yüklemeyin. Eleştirdiği kişi sonra en iyi anlaştığı kişi olabilir.

Suratsız: Hatta kaba. Mesafeli. Sevimsiz. Talepkâr. Emredici. Hiçbir şeyi beğenmez. Çok az konuşur. Ama bütün bunların sonucu ne biliyor musunuz? Saygı duyulan kişi. Sözü dinlenen, çekinilen kişi. Belki de bunun için öyle yapıyor. İşliyor çünkü. Bu tarzı ‘cool’ bulanlar olabilir.

Sosyal kelebek: Sonuçlanmış hiçbir işi yok ama sürekli çok meşguldür. Kendini geliştirmez, işini tam bilmez, hep çalışır ama. Kimseyle ters düşmez. Sevilen insan. Gölge oyunu gibi, bir yansımadan ibaret.

Bordo bereli: Biliyorsunuz, onlar özel harekatçıdır, o da öyle. Şovu yoktur, görevini yapar üsse döner. Kendi dili vardır, o dilden konuşmanız lazım. Muğlak, yuvarlak laf yok. Ya 1, ya 0. Ne yapacağını söyleyin bırakın. Güdümlü füzenin koordinatlarını girmek gibi. Sevimlilik gibi bir derdi olmadığı için, arada ters konuşabilir; önemsemeyin, onun gözünde yapıcı amaçlı o üslup.

 

Hadi yeter.

Hepsinin kulakları çınlasın.

 

 

Fiyatlama ince iştir

Hızlı zamanlarımdı. Ayda 20 gün eğitim falan. Yıllık proje anlaşmalar yapardık. Su başını tutmuş önemli eğitim müdürleri vardı.. karar vericiler.

Bahsettiğim sevdiğim birisiydi, daha doğrusu ilginç bulduğum. İşyerinde odasının bir duvarı tavana kadar model arabalardı. İşi gücü bırakır marka model konuşurduk. İkimizin de favorisi Peugeot’nun bir coupe’siydi (507 miydi neydi, unuttum şimdi, 20 sene oldu).

Maliyet hiç konuşulmazdı. Bankanın bir rayici vardı ve gayet de uygundu.

Sonra yıllar geçti. 2001 fırtınası geldi. O başka bir bankaya geçti. Hiç tarzı olmayan bir yerdi. Birgün beni çağırdı gene, bir projesi varmış. Anlattı anlattı.. sonra sana iyi bir günlük bedel veremem şimdilik sesini çıkarma dedi.

Başladık. İş zahmetli. Enerjimi alıp götürüyor. Epeyi dayandım. Sanırım üst yönetime bir şeyler kanıtlamaya çalışıyordu. Bakın en iyi eğitimi nasıl ucuza alıyorum mudur nedir..

Sıkılmaya başladım. Nereye kadar dedim. Birgün uzunca bir sms yazdım (evet.. vatzap daha icat edilmemişti). Bu meseleyi halletmelisin, böyle sürdürmek istemiyorum falan gibi bir şey.

Hiç cevap vermedi. Onun yerine eğitimleri kesti. Benimle bir daha hiç konuşmadı.

Hayatta değil şimdi.

Bunu çok düşündüm. Boyun eğmeli miydim? Ucuz mucuz devam etmeli miydim?

Vardığım sonuç şu: İlişkilerden arındırılmış bir kurum değilsem, fiyatlama gerçekten durumsal. Bir standartı da olmalı ama çılgınlıklar yapabilmeliyim. Karşılıklı tam özgürlük.. Keynesvâri bir denge bu.

Yalnız kovboyluğun, butikliğin, kişisel kalitenin, piyasa dalgalanmalarının, ilişkilerin, keyfimin, işin niteliğinin, her şeyin dengelendiği nokta bu esneklik.

Hayat hiçbir taraf için proforma değil.

İnce ayarsız tatlar kaçıyor.

On TED Talks

Let’s get started with a zest of history..

TED is a NGO.

It also is a hell of a brand story. The original TED Conference is held biannually at Monterey California. It stands for: Technology, entertainment and design.

There he is, Richard Saul Wurman, the sweet guy who is behind the idea of this concept. Born in 1935. Architect and graphic designer.

He defines himself as an information architect.

The first conference he held in 1984 was about compact disc and e-books. If you think, it was the future they were talking about 34 years ago.

Yet the World wasn’t ready to hear. Nobody paid attention. The next one was 6 years later in 1990. This time it worked.

There came a huge leap in 2001. Having foreseen the future of the TED brand, media investor Chris Anderson took over without interfering its NGO structure. His official title is stated as ‘curator’ rather than ‘owner’ (we may say he is the one runs TED).

Between 2001-2012 TED brand family grew with many siblings: TEDGlobal, TEDPrize, TED Talks (videos), TEDx (TED’s local version) and TED Ed (brief video lessons for educators).

The theme of 2014 TED conference in Vancouver (their 30th anniversary) is noteworthy: ‘The Next Chapter: What have we done in 30 years, what do we do next?’

They are ready for the future.

Two of their characteristics (I’d rather say trademarks) is very essential and challenging: Speech time should be 18 minutes or less.. speakers  should achieve the TED authenticity.. This is what I really wanted to point out (since it is my way too).

How should be the concept of speech?

• Real. Genuine. Fulfilling.

• No exaggeration. Plain. Relaxed.

• Clear. Interesting. Appealing.

• Simple. Brief. Useful.

If I was asked to describe the future of learning I’d say TED Talks.

 

What else could I say?