Bana göre proje yönetimi

Katır kutur bir yazı işte. Girizgâh falan yok, başlıyoruz.

1Kuluçka vakti: İşe başlamadan önce düşünme süresi. Nadas. Alışkınsanız zihniniz kendi kendine yapar. Amaç, potansiyel sorunları baştan bulmak. Bazen -öyle birisi varsa- tartışmak iyi gelir. Sorunları bulunca ne yapacağınızı bilmiyorum, onu o anda düşünürsünüz; ben bir keresinde iyice düşünüp projeyi ertelemiştim. Amacı tanımlama, uygun ekip üyesi profilini belirleme, zorluklara psikolojik hazırlık.. hepsi bu aşamada.

2) Tasarım: Benim sözlüğümde Gantt Chart demektir. Çizelgenin (ya da şema mı demeliyim) her satırı, bir alt hedeftir. Yani yapılacak işlerin sıralaması. Sıkılmamak gerekir. Bu iş ‘yolda’ olmaz; Türk usulü sevmiyorum. Ağır entelektüel işçilik ister, bu aşamayı çok az kişiyle geçirmeyi tercih ederim. Küçük grup psikolojisinde, karmaşık zihinsel sorunlarda bireylerin daha başarılı olduğu kabul edilir. Gerekirse sonra ekiple rötuşlanır.

3) Ekip üyelerinin seçimi: Bana göre en önemli aşama. Mission impossible ekibi gibi, farklı alanlarda iyi olan karakterlerin toplaşması. Optimum 5-6 kişi. Yaratıcı bir seçme operasyonu. Bu adımın başarısı, yarıdan çok proje sonucunun başarısı demek. ‘Tim’ mantığı işte.

Yeri gelmişken söyleyeyim, bu ekibin en önemli ihtiyacı kavram birliği (dil-düşünce birliği). Ne stratejidir? Ne politikadır? Ne ilkedir? Neler grup içi beklenen davranıştır? Bunların cevabının net bilinmesinin sorumluluğu liderde.

4) Performans kriterleri: Gantt’ın ayrılmaz parçası. Tamam o hedefleri koyduk ama ne olursa gerçekleştirildiklerini kabul edeceğiz? Kullan-at kriterler. Sadece o duruma özgü. Genel geçer yuvarlak kriterler sayılmaz. Her şey sahici olacak.

**

Esas olarak bu kadar.

Belki şu eklenebilir, sonucu iyi anlatabilmek de bir iş. Hak edilmiş bir başarının duyurulması yani.

Her proje, bir macera.

Kalanı vira demir.

Seyahat

O kadar netti ki.

Avrupa’da bir yer, neresi olduğunu tanıyamadı. Sabah çok erken bir saat değil; havanın griliğinden saatler birbirine karışıyordu.

Kış değil, belki Ekim sonları. O kasvetli grilik hoşuna gitti; zor ama ona yakın.

Ana caddelerden biriydi orası galiba. Yeni açılıyordu bazı mağazalar, kimsenin onlarla ilgilendiği bir zaman değildi. O saatte sadece bir dekor.

Canı bir kafeye girmek istedi. Oyun yaptı kendi kendine, biraz daha yürüyeyim dedi, ‘belki de bu caddede bir yere gitmem, ne güzel olur daha arkalarda küçük bir yer bulsam’. Ne yerim dedi, basit bir şey olsun, kahveyi gölgelemesin. Büyük bir fincan istemeliydi.

Anorağının içinde biraz daha büzüldü, cep içinin müflonunu hissetti, elini ısıtıyordu, avucunun içinde topladı kumaşı, sıktı, o yumuşaklık duygusu iyi geldi.

Tam serinlik böyle bir şeydi işte. Gri serinlik. Ürperten, üşütmeyen. Serinliğin kokusu olur mu, onu duydu içinde.

Zihni o an o kadar açıktı ki, her ayrıntıyı görüyordu. Geçen insanların yüzlerinin ifadesizliği, dalgınlığı, otomatlığı. Rutinleri sinmişti üzerlerine.

Orada herkesi fark eden sanki bir tek oydu; insanları bir sinema sekansındaki gibi seyrediyordu.

Hep yürüyordu.

Buldu istediğini. Eski ahşap dekorasyonlu bir yer.

Havada asılı biraz dün geceden kalma alkol kokusu, biraz eskilik, biraz yeni çekilmiş kahve, biraz taze kruvasan kokusu.

Döşemelerin tahtası hafifçe oyulmuştu eskilikten.

Tezgahın arkasında kocaman bir ‘Cimbali’. Kadim dost.

Bilerek çıkarmadı üstünü. Oturduğu yerde sırtını dikleştirdi, elleri hâlâ cebinde, dudaklarını gererek gülümsedi, geniş bir gülümseme, öyle geldi içinden.

**

Birden gerçekten gülümsediğini fark etti.

Koşu bandının üzerindeydi. Bedeni yürüyordu. Zihni o masadaydı.

Bu kadar mı canlı olur dedi, bütün o kokularla, yüzündeki serinlikle, gördüğü o insanlarla.

Anlamadı.

Biraz hayal kırıklığıyla bandına devam etti.

‘Seyahat’ten dönmüştü.

 

İK yazılımları ile sınavım

Fî tarihinde (Osmanlıca içinde demek, neyin başına gelirse o zamanın içinde anlamına gelir, mesela fî 90’larda) yazılımlar vardı ama ulaşılmazlardı.

Hadi adıyla söyleyeyim, Renault yıllarım. Beni işe alan expat genel müdür (hayatta mı bilmiyorum, mösyö Bernard Brun) bana ulvi bir görev vermişti: İK’yı şirketin geleceğine hazırlamak. “Her türlü fikrî ve altyapısal hazırlığını yap, şimdilik kimseyle paylaşmana gerek yok, geliştir, bekle” demişti.

Çok heyecan vericiydi 36 yaşında bir İK’cı için.

Paylaşacak kimse yoktu içeride, kendi başıma düşünüp karar vermeye çalışıyordum. Aslında ne kadar sağlıksız bir durum değil mi? Otomasyon olmalı demiştim, İK ‘bilgisayara geçmeli’. Evet, tam terimiyle söylüyorum. Dijital lafı edilmezdi o zamanlar. Bunu dediğim yıl 1990.

Ne yapacağım? Piyasada İK yazılımı falan yok. Zaten öyle bir kavram yok. Hatta İnternet yok.

Yazışarak aramaya giriştim. Fransa’da ve İngiltere’de İK yazılımı arıyorum, onların dilini bildiğim için. Ve buldum. Peterborough Software. Adının olduğu yerde. 1963’den beri İK yazılımları yapan bir şirketmiş (bu arada şimdi baktım ki, Ocak 2004’de kapanmış). Kendi başıma Mösyö Brun’den satın alma onayı aldım, uçağa atladım gittim. Dikkat edin, yazılımı almaya gidiyorum! Bir hafta Peterborough’da kaldım. Bir sürü anlattılar. Ve floppy disc’leri çantama attım döndüm (yeni nesil bu dediğimi anlamayabilir, uğraşamayacağım valla).

Disketleri bilgisayarıma yükledim. Başladım çalışmaya. Ha.. tek desteğim, hot line diye bir şey var, açıyorsunuz İngiltere’ye telefonu, bu neydi diye soruyorsunuz. Başka destek falan yok.

Amacım bir veri tabanı yaratmak. Öyle bordro iddiasında falan değilim. Zaten birkaç bin kişilik kurum, 30 kişilik bir İK departmanı var, özlük yıllardır nasıl yapılıyorsa yapılıyor.

Ve ilk adımda tosladım. Bir kişinin bilgilerini girmek için önce sosyal güvenlik numarasını girmek lazımmış, giriyorum almıyor, çünkü İngilizlerin basamak sayısıyla bizimki aynı değil. Açtım hot line’ı, dediler ki, bunu çözmek için ya bir kişi oraya gelecek, ya siz geleceksiniz!

Daha bunun gibi kaç tane uyumsuzluk. Olay patladı. Kaldı elimde floppy’ler. Bir işe yaradığı yok. Ödediğimiz çöpe.

Bu nereden mi aklıma geldi?

Bugün İK yazılım firmaları beni arıyorlar. Size bir demo yapalım diyorlar. Hem yönlendirici fikirlerimi almak için, hem beğenirsem duyulmasında destek olmam için.

Adı sanı duyulmamış şahane no name’ler var.

Yerini bulsa ne işler başaracak, seçmekte zorlandığım yazılımlar bazıları.

Nereden nereye değil mi? İkisi de bir ömre sığdı.

 

 

İK bazen lüzumsuz mu?

Bir defa şunu söyleyeyim, başlık, katiyen bir olumsuzluk içermiyor. Şunu diyor aslında: Olmaması gereken yerde olmamalı. Böylece son sözümü baştan söyledim. Şimdi gerçek vakalara gelelim.

* Kocaman bir bankaydı. Büyük sermayedar ve genel müdür (hiç sevmem patron sözünü), kafasına göre İK’sal her şeyi dümdüz yapıyordu; İK da arkasını topluyordu. Aklına bile gelmiyordu öyle bir departman olduğu.

* İK o kadar günlük işlerin ayrıntısına boğulmuştu ki, tamam çok iş çıkartıyordu, çok yararlıydı, ama yaptıklarının İK ile alâkası yoktu.

* CEO, İK’yı o kadar önemsiyordu ki, sürekli büyük projelere girişiyorlardı. Ama hiçbirisi hayata geçmiyordu. Nedeni başka konu. Herkes bu duruma alışmıştı. Onlarınki soyut İK idi.

* Herkes onlara İK diyordu ama yaptıkları saf özlük ve bordroydu. Gereklilerdi ve kimsenin bir şikayeti yoktu. Sadece departmanın adından vazgeçmiyorlardı.

Hadi yeter. Bunlar meşru gereksizlikler işte.

Aklın yolu, adlarını doğru koymak.

Neyse o. Erkense erken. 

Hani maestro batonunu tık tık tık vurur, sessizlik ister veşimdi baştan alıyoruzder ya, ondan!

 

Tahliye vakti

Herkes gibi bir hayatı vardı. Uçları hiç sevmemişti zaten. Ona küçükken ‘efendi çocuk’ derlerdi, kim niye öyle derdi hatırlamıyordu ama sıfatını sahiplenmişti. Uyumlu olmakla bir alıp veremediği yoktu; hatta galiba onu önemsiyordu. Hayatı kolaylaştırdığına, belki de bir gereklilik olduğuna inanıyordu. Neden insanlarla kötü olacaksın ki? Doğal kanun der ki, önce kendinden vereceksin ki karşılığını alabilesin.

Öğrenciliğindeki çalışkanlığında da aynı duygunun izlerini hatırlıyordu, derin bir görev duygusu. Ruhuna sahip olan bir borçluluk. Minnetle karışık.. ‘bana güveniyorlar, boşa çıkaramam’.

Sonra iş hayatının kuralları geldi. Sistemler.. diyordu, ‘sistemlerle bu çark döner ancak, sıkılmanın bile usulüne uygun çözümleri olmalı, kafanı dağıt, kendine oyuncaklar bul, anlamlar yarat, zaman ayır ama önce görevler’. Hatta şöyle bir mantık bile geliştirmişti: ‘Zevklerin, hak ettiğin tazminatındır, onları satın alırken bedelini peşin ödedin sen.’

Gene de halledemediği bir şey vardı: O tanımsız sıkışmışlık neydi? İnançsızlık gibi bir şey. Bir şeyler yetemiyordu ona sanki. Bunu hep geleneksel yöntemleriyle aştı: Görev disiplinini ve zevkin dozunu artır!

Abeslik gittikçe sıklaşmaya başlamıştı. Aradaki unutma aralıkları daralıyordu. Kalp ekosunun sürekliye dönen bipleri hâkimdi artık düşüncelerinde.

Son bir gayret.. bir anlam daha lazım.

Ve buldu.

Anlamsızlığı kabul etmek.

Zihninin kapısını açmıştı. Sorumluluklara dokunmak yok, onlar yük değil, onlar ilkeler. Onlar, isteyerek sahiplenmeler. Ama o görev duygusu yok mu, o yıkıcı. Hapishanenin parmaklıkları o işte.

Dışarıdan kimsenin anlamasına gerek yoktu, içinde bir mesafe katetmişti. Hayatının geçen uzun bir kısmıyla birlikte düşünceleri ilerlemişti.

Her şeyi buna göre yeniden ayarlayabilirdi; değerlerini, önceliklerini, zamanını geçirme biçimini, dostluklarını, harcamalarını. Yeni kanun diyordu ki, ‘daha kendine ait bir hayatın olabilir, yeter ki yaptıklarının nedenlerini değiştir.’

Vazgeçişler bir hapisten çıkmak gibiydi.

Yolculuk bitmemişti ama yolcu aynı yolcu değildi.