İnisiyatif

Yani karar verme yetkisi.. ya da gerekli kararları almayı bilmek.

Latince kökeni: Başlamak.

Güncel çağrışımı: Cesur deli, ayrıksı, hem makbul hem tehlikeli.

Gözünüzün önüne getirin.

İşe alımcısınız. Beğendiğiniz yönetici adayı diyor ki, şu işin de sorumluluğunu isterim ve birlikte çalışmak istediğim kişiyi de getireceğim.

Satın almacısınız. Hizmet aldığınız ve memnun olduğunuz firma diyor ki, sözleşmeyi -aynı performansta olmamız kaydıyla- gelecek yıl da uzatırsak zam talep etmem.

Satışın başındasınız. Bir ekip lideriniz diyor ki, hedefi aşacağım ama bütün ekibime baştan söylenenden iki kat fazla prim vereceksiniz.

Banka şube müdürüsünüz. Bir kredi müşteriniz diyor ki, çok kısa vadeli bir kredi aşımına ihtiyaç var. Şunu hemen halledelim, gerekirse sonra teminatı da artırırız.

Bunlara evet demeye yetkiniz yok ama istiyorsunuz.

İşte Rus ruletinde tetiği çekme ânı odur. 

Şöyle diyeyim. İnisiyatif kullanmadığı için sorun yaşayan görmedim. Ama gördüğüm farklı yöneticilerin hepsi o tetiği ara sıra çekmiştir.

Bence iş hayatında kendini gerçekleştirme gibi bir şey bu. Onsuz da yaşanır ama onun tadı başka hiçbir şeyde yok. 

Gamification

Yeni tarzımla yazıyorum artık; daha kısa, kestirme, iyice seçmece kelimelerle.

Oyunlaştırma, bir şeyin içine oyun katmak değil, oyun gibi düşünmek.

Mesela Siri aslında bir tür oyunlaştırma. Hatta eli artırıyorum; iş ekibiyle zor bir trekking şahane bir gamification. Karanlıkta yemek de öyle.

İçinde gizlenmiş unsurlara bakın, oyunlaştırmayı tanırsınız. İnsanlar kendini kaptırıyor mu? Sonuçlandırma isteği duyuyorlar mı? Biraz zorlanıyorlar mı? Zihinlerine yeni bir ‘data’ yükleniyor mu? (öğreniyorlar mı?).

Eğlenme, rekabet ve ödül unsurları bence tartışılır. Şart değil; ya da çok belli olmayabilir.

İşin sırrı oyun faktörlerini hayatla birleştirmek.

Onun için gamification sadece eğitimin içine entegre edilmez, tüm sürece edilir. Çünkü bir iş yapma biçimidir.

Motivasyon bitti oyun verelim yani.

Hiç de yeni bir şey değil aslında. Aklın yolu. Rehabilitasyonun temeli hep meşguliyet olmuştur. Yıllardır, Amerikanvari kişisel gelişimciler iş yaparken hep eğlenme konusunu işlerler.

Bu onların çok daha akıllıcası. İnsanlar fark etmeden ve istedikleri için iş yapacaklar. Daha ne olsun?

Yeter ki kavramı tam anlayalım.

Bir iç iletişim hatası

Başlık için düşündüm; iç PR mı deseydim? Hatta belki iç pazarlama.. Neyse.

Sıfırdan kuruluş aşamasında, iddialı, prestijli bir yerde çalışıyorum. Zaman, milattan önce. Unvanım havalı ama İK bölümünde topu topu 3 kişiyiz.

En fazla yoğunluğumuz işe alma. Her yer boş.

Elimde, unvan basamakları için aralıkları belli, yönetimce onaylanmış bir ücret skalası var. Ben o aralıklar içinde, uygun gördüğüm adaylara, göz kararı ücretler öneriyorum. Pazarlık mazarlık, el sıkışıp yürüyoruz işte. Onay ihtiyacım da yok, tamam dedim mi tamam.

Beni en rahatsız eden şey ücretlerin ince ayarındaki sistemsizliğimiz. Resmen işe değil; unvana, kişiye ve kafama göre ücret belirliyoruz. İlkel bir durum. Birgün aynı işi yapan kişiler neden farklıyız dese cevap veremem.

İş değerlemesi şart. 

Daha önce defalarca yaptığım şey. İyi de.. Her işin faktörlerine değer atayacak, onları vıdık vıdık tartışacak komisyon ve zaman nerede?

Bir karar verdim: Kendi başıma yapacağım. Evet evet, her şeyini ben yapacağım. Bir sıfırdan büyüktür. İşim sistem kurmaksa ve ortada bir nevi kriz durumu varsa inisiyatifimi kullanırım arkadaş. Komisyon falan yok.

Hakikaten de birkaç haftada bitirdim. Eskisinden çok daha ayrıntılı bir ücret skalası ortaya çıktı.

Kaptım genel müdüre çıktım. Kalın kitapçığı önüne koydum. Bekliyorum ki sorular sorsun. Her yerine çalışmışım.

Kapağını bile açmadı. Kendi başına olmaz, hiçbir geçerliği yok dedi. 

İçimden bir öfke taştı ama bir şey diyemiyorum çünkü aslında haklı. Sustum.

Emekler çöp oldu. Bir daha uzun zaman o konuyla ilgilenemedim.

Bundan ne ders mi çıkar dediniz?

Basit.. işi içeride pazarlamadım. Kilit insanları o projeye hazırlamadım. İhtiyaç konusunda hiçbir beklenti yaratmadım. Yaparken kimseyle konuşmadım. Ara bilgi vermedim. 

Onlar da yavrusunu tanımayan anne kedi gibi reddettiler.

 

Ben bir daha iç PR’sız iş yapar mıyım?

Yeni yetenekler

Başlığın anlamında tam anlaşalım.

İstek peçetemde şöyle diyordu: “Yeni neslin, yöneticilerinden daha bilgili ve öngörülü olduğu durumlar“.

Bu bir anti yazı.

Sorunları değil, yeni neslin iş hayatında anlaşılmayan üstünlüklerinden bahsedeceğim.

Durum şu:

Olumsuzu zart diye söylüyorlar. Bet muhabbetçi şeyler. Çünkü görüp söylememek onlar için vakit kaybı, zayıflık. Kendini inandırma yok. Lafı dolandırma yok. İstediğiniz gibi kızabilirsiniz; zevzek ya da kurum bağları yok diye. Ama zihin açmıyorlar mı? Dedikleri acımasızca gerçek değil mi?

Şaşırtıcı derecede basit ama doğru gözlemleri var. Tabusuz düşünebilme alışkanlıkları olduğu için, zihinlerinin kalıpları yok. Bunu bir özellik olarak dahi görmüyorlar, ‘ne var işte bak gör’. Onun için arada ne gördün demekte fayda var.

Hiçbir işi gözlerinde büyütmüyorlar. Hani şu meşhur ‘sıkıntı yok’. İşin ilginci halloluyor da. O bölüm benim için gizemli ama nasıl oluyorsa oluyor. Bir nevi doğaçlama iş bitiricilik.

Değişimi çok kolay kabulleniyorlar. Umursamıyorlar gibi. Ya da kolay uyuyorlar. Bu da koşullara karşı sağlamlık demek. Onların doğal habitatı değişim. Yeni bir şeyi benimsetmek için uğraşmak zorunda değilsiniz.

Eksik anlama pahasına hızlı kavrıyorlar. Öğrenme tarzları yaparken öğrenme. Deneme-yanılma. Hata önlemlerini almak şartıyla bu kurumsal çeviklik demek.

Toplumsal kompleksleri, eğitim travmaları yok. Onlardan, ortaya, sade, dertsiz, yönetici gibi olmayan yöneticiler çıkıyor. Pragmatik ve insanî bir durum.

Ve kendilerine bu kadar uzak, eski usul yöneticileri gene iyi çekiyorlar.

Gömülü beden dili II

Farklı bir yazı formu deniyorum bu defa.

Hem füzyon, hem köşe yazılarının hani şu kısa kısa ‘söyle kaç’ları gibi.

Gömülü beden dilinin fikir annesi çok katkıda bulundu ama adını gizli tutmak istedi; peki. Aşağıdaki düşünceleri o tetikledi ama.

Bir de Virginia Woolf var yazının birçok yerinde.

BEDENLER BİRER KABUK

“Kimse içindeki gerçek hissi taşımıyor bedeninde”.

Çünkü artık imajlarımız için mönüler var; önce yakışanı seçiyoruz. Üstelik yayımlanıyor. Sürekli bir on air hali. Beğenmiyorlar.. linç ediyorlar.. alay ediyorlar..

İşte önce ekmeklerin bozulduğu yer orası. Yeni yaşamlarımızın çok kolaylaştırdığı sevilmemeler, dışlanmalar.

“(…) kişinin kendini değersiz olarak kabullenmesi çok kaygı verici bir durum olduğundan bunu hem bastırır, hem yansıtma yoluyla hor görmeyi kendinden başkasına yöneltir. (…) bu önyargılı durum, aslında kendisinin de farkında olmadığı, yıpranmış olan egosunu tamir etmektir. Kişiliğin derinlerinde yatan bu gereksinim, kolay kolay ortadan kalkmayacağı için değişmez.” (Adorno/Frenkel-Brunswik/Levinson/Sanford, The authoritarian personality, 1950).

İçimizdeki saldırganın meşru savaş alanı yok. İş ortamlarında olur böyle şeyler diye kaçamazsınız. Evin içinden siyasete kadar aynı sebep-sonuç.

Füzyon arkadaşım şöyle ifade etmiş: Sınırlarını bilmeyen birisinin radarına girmek ve zarar görmek..

BEDEN NE DİYOR, İÇİM NE DİYOR

İçimizdeki tiyatroyu duydunuz mu?

Ajzen (1991) der ki, “insanlar davranışlarının sonuçları hakkında önceden düşünürler, seçtikleri bir sonuca ulaşmak için bir karara varırlar ve bu kararı uygularlar”. Yani oynarız. Elimizden geldiği kadar öngörerek yaşamı kontrol altına almaya uğraşırız.

İstekli-soğuk. Ümitli-korkak. Cesur-kaygılı. Uyumlu-dirençli. Sahibi, davranışını planlarken içiyle itişmektedir.

Bu da gömülü beden dilinin çelişkiler versiyonu. Saldırganlık yerine masum çırpınışlar.

Bunlar hep sızıntı yapan bastırılmışlıklar.
Hayattan yenen dayaklara kızgınlıklar.
Korkular.
Yaşamak için stratejiler.
Deneme yanılmayla yol aramalar.
Savunma mekanizmalarına yenilmeler.
Yalan ama gerçekler.