Derin yalnızlık

Çok ihtiyarlamıştı. Yaşını unutuyordu bazen, bir an düşünüp hesaplıyordu.

Kimse kalmamıştı etrafında. Hiç kimse. Herkes gitmişti. Bu kadar yaşayacağı hesapta yoktu. Ama zihni zehir gibiydi, zamanın gücü ona yetmemişti. Bedeni de hâlâ hizmet ediyordu; küçük aksamaları umursamazsa.

Bitmeyecekmiş gibi hissettiren bir araftı bu.

**

Şehirde bir apartmanda, küçücük bir dairede yaşıyordu. Tek odalı. Hiç sevmediği sıkış tepiş apartmanlarla dolu bir sokakta. Komşularından hiç birini tanımıyordu, tanımak da istemiyordu. Bakışlarını kaçıran sevimsiz insanlar. Aynı filikaya doluşmuş birbirine mahkum yabancılar.

Bir dönem hayatında bir köpeği vardı. Huyları bile aynıydı. Dosttular. O da ecelinin sınırlarını zorlayıp sonunda bırakmıştı onu. Köpek mezarlığına gömmüştü. Bir daha başkasını istemedi.

Yıllar önce seyrettiği Yeşil Yol’u kendi yaşıyordu.

**

Unuttuğu bir süreden beri Dünyayı izlemeyi bırakmıştı. Hiç ilgilenmiyordu o Matrix haberleriyle. Bazen bir yerlerde açık bir televizyon gözüne iliştiğinde başını çeviriyordu. Onların hayatıydı o.

**

Odası anılarla doluydu. Karmakarışık. Zihnini odaya yansıtmıştı sanki. Yerde duvarlara yaslanmış üst üste resimler. Bazıları rastgele bir yerlere bantlanmış. Gözünü kapadığında ne nerede görebiliyordu. Orası küçük bir kişisel kosmosdu.

Günlük alışkanlıkları vardı. Yavaşlatılmış yaşardı, çünkü onlar minik ritüellerdi. Yaşamın canlandırması. Bir bakıma hâlâ bu Dünyada olmanın teşekkürü.

Bunu gençliğinde de yapardı; tat aldığı anları yayardı. Onlar sofistikeydi, bunlar alabildiğine sade. İhtiyarlığın basitliği..

Yürürdü. Yavaş adımlarla, çok uzun. Mutlu etmezdi ama. Şehir mahpusluktu. Mecbur.

**

Ben ne yapıyorum burada derdi bazen. Bir tek bağ bulurdu hayatla arasında: Hafızası. Yaşayan bir arşiv. Her an evirip çevirebildiği, yeniden seyredebildiği anlar.

Yaşamaya değer kılan sahneler.

Kalanı bekleyiş.


Egebank anıları

1998.

Bildiğim, tanıdığım bir yer değildi. 1930’ların, gerçekten Ege’ye ait naif bankası sonraları Bayraktar-İhlas’ın olmuş. Onlar da Cumhurreis’in yeğeni Murat Demirel’e satıvermişler.

Yeğen Demirel bankacı falan değil. Tam bir müteşebbis Türk tipi iş adamı. Önceki işi kereste ticareti. Boğaziçi’li.. aslında modern bir tip.

Büyükçe bir eğitim projesiyle girmiştim içlerine. Duymuş, ya da bahsetmişler, tanımak istemiş, kendimi kişiye özel İK danışmanı olarak buldum. Dalga geçmiyorum, gerçekten yaptığım adı konmamış iş buydu. Karşılıklı İK temalı sohbetler etmek. İsimler yok ortada, her şey şifreli, ‘şöyle geçmişi olan birisi, bu işi başarır mı?’ gibi çıldırtıcı sorular.

Galiba misyonum, aklına koyduğunun hızlı sağlamasını yapmaktı. Uymuyorsa, duymuyordu zaten dediğimi.

En çok hatırladığım hız ve sınır tanımazlıktı. Dikkat edin, içinde yaratıcılık olan bir şeyden bahsediyorum. Hayal edemeyeceğiniz bir iş bitiricilik. Yasa, etik, tabii onlar konu değil.

Birgün, yeni bir projeye giriyoruz dedi. Almanya’da çok küçük para toplama şubeleri açacağız. Kiosk gibi (büfemsi?). En fazla 2-3 personeli olan. Gurbetçilerin ayaküstü para yatırabileceği yerler. Buralarda çalışacak olanlar da bizimkilerin Almanya’da doğup büyümüş nesli olacaktı.

Demişti ki, hemen Almanya’ya git ve seç onları!

Galiba eve gidip çanta hazırlayacak vaktim olmuştu.

Onlarca aday görmüştüm. Hatırladığım, bazılarıyla tam konuşamamıştık, çünkü Türkçe’leri yetmiyordu.

Casting ajansı gibi çalışmıştım.

Sonra ne mi oldu?

22.12.1999’da bu öykü de bitti. Bankaya el kondu.

Sonrası malum. Davalar, bankanın Sümerbank ve Oyakbank’a dönüşmesi.

Boş kubbede bana kalan, ‘ben ne yaşadım şimdi’ duygusu. Ve hâlâ şaşkınlık.



‘Headhunting’ sanatı

ÖNSÖZ

Ben bu işi profesyonel olarak hiç yapmadım. Çünkü mesleki etiğim der ki, eğitmenlik/danışmanlıkla bağdaşmaz. Kurum, özel bilgilerini açmışsa, onlar başka amaçla kullanılamaz.

Ama çok iyi tanırım. İK’nın kuzenidirler. Yıllarca onların tekniklerini çalıştığım kurumlar için uyguladım.

Neden mi ‘sanat’ dedim? Savaş sanatı gibi düşünün. Ustalaşmanın sonu yok. İşlerinin yarısı usul ve âdâp.

Şimdi gelelim esasa.

RESMİ OLMAYAN HEADHUNTER KATEGORİLERİ

Ağır toplar ‘executive’cidir. Marka olmaları beklenir. İşleri, networking ve -iş Dünyası magazini dahil- istihbaratla döner. Ben onları çok özel bir danışman olarak kabul etmek istiyorum; çünkü müşterilerinin gerçek ihtiyacını görmek, gerekirse onu yönlendirmek zorundalar. Adayı, yaratıcı biçimde hayal etmeliler (şu profil belirleme dedikleri). Herkesin yapacağı iş değil. Bir avuçlar zaten piyasada. Maliyetleri uçar. Çok anım ve diyeceğim var onlarla ilgili ama bu yazının hedefinde değiller.

Toptancılar var. Kitlesel işe alımlarda çözüm ortakları. Sıfırdan çağrı merkezi ya da saha ekibi kurmak gibi. İşleri zahmetli. Uzmanlık bilgisi ister. Onları da kapsamdan çıkartalım, yazımın odağını kaydırırlar. Süreçleri bambaşka.

Ve konumuza gelelim: Her pozisyona çalışanlar.

Tematik de olabilir; mesela sırf bilgiişlemcilere bakanlar.. sırf perakendecilerle ilgilenenler.. ilaççıları tanıyanlar.. banka/finansçılar.. işte zurna, zırt sesini burada çıkarıyor.

SÜRECİN AŞAMALARINA GÖRE FAULLER

Önce arşiv lazım. Mükemmel bir veri bankalarının olması lazım. Hem yazılım olarak mükemmel, hem verilerin tamlığı ve güncelliği bakımından. Kurum hafızaları olmalı; daha önce kime ulaştılar, aday nasıl yaklaştı, müşterinin değerlendirmesi ne oldu?

Böyle bir kaygı gündemlerinde bile değil.

Yaklaşımları, sürüye dalmak şeklinde. O kadar vahşi düzende, özensiz. Herhangi birisinin bu işe kalkışması gibi. İlk iş, ellerinde telefon, kariyer sitelerine ve LinkedIn’e bakmak. Ne gaflar yapılıyor; pardon deyip geçiyorlar, yanlış bir arama kadar basit, önemsiz.

Aramanın ‘raconları’ var (bilmek isterseniz; kelime argo olmuş ama kökeni İtalyanca ragione, akıl, mantık, usul). Bu işi kesinlikle deneyimsiz ve niteliksiz birisi yapamaz. Yapmamalı. Adaya ilk açıklamalardan, o kişiye ulaşıncaya kadar karşısına çıkan kişilere ne deneceğine kadar, öyle incelikler var ki.

O acemilerin yaptığı, hakikaten, züccaciye dükkanına sırt çantasıyla girmek. Bir dönüyorlar, her şey şangır şungur.

Ve adayla ön mülakat faciası var. Dümdüz. Yöntem bilmeden. Bu aşama tam, bazı adaylarla mülakatçıyı alıp birbirine çarpmaca (adaylardan da neler çıkıyormuş; habersiz gelmeyenler, yanında bekçisiyle gelenler, ekstrem tipler).

O meşhur saçma sapan sorular işte burada soruluyor.

Bu kategorinin en tatsız yanı, -genellikle- baştan sona kalitesizlik. Galiba pozisyonlar küçümseniyor; ekmeğe göre köfte oluyor.

İnsana saygısızlık derecesinde hatalar yapıyorlar.

Bir nevi toprak altında unutulmuş mayın; artık kim basarsa.


Deneyimsiz insanların anılarını sakatlıyorlar.

İK’da önceliklendirme 101

Modası geçmez konulardan birisi.

Ne demiş Enis Batur, 73’de Paris’de; ‘Güneşin altında yeni bir şey yok’. 90’larda Covey’in şu arkaik (biliyorsunuz, klasik çağ öncesinden kalan demek) zaman yönetimi matrisini ilk gördüğümüzde tamam demiştik, bu defa zamana hâkim olacağız. Hiçbir şey değişmedi. Hâlâ acınası halimiz devam ediyor.

Acil demek; patlayan işler, ya da o anda ne konuşuluyorsa o demek. Hayatımız bir aciller zinciri.

Gerçek önemli iş diye bir ayırımımız yok, o farkındalık düzeyine hiç çıkmadık.

Acil olmayan/önemli demek, bekleyen tüm işlerimiz demek.

Önemsize önemsiz demiyoruz. Onun adı olmaz zaten. Öyle bir şey yok.

Acil/önemli matrisinin az bilinen başka bir çeşidi var, impact/effort. Etki/çaba kavramını ben daha çok seviyorum; ötekindeki yapaylık ve kavramsal teşhis edilemezlik yok. Gelin bunun üzerinden örnekleyeyim.

Ne olabilir mesela, sürekli etkisi yüksek ve çaba gerektiren? Netim: Optimizasyon. MIS de diyebilirdim (yönetim bilişim sistemleri). Ya da daha bileşenlerine ayırayım; ‘metrics’ (ölçübilim) ve gerçek zamanlı raporlama. İK’nın varlık nedeni. Hep tepkici (reactive) olarak arkadan gelecekse, ne etkisi kalır ki? Bu da İK’nın tüm işleyişinin yeniden tasarlanması demek. Belki alt fonksiyonlarına ayrılma zamanı çoktan gelmiştir. Süreç analizleri yapmalı, geliştirme/iyileştirme hiç bitmemeli, işleri sürekli yeniden tasarlamalı. Bunun için fonksiyonların içinde çalışan İK’cılar olmalı. Ve en önemlisi, yapay zekalı yeni İK yazılımları olmalı.

Yüksek etki, düşük çabalı ne olabilir? Tüm hukuki sonucu olan işlemler. İSG’den, KVK’ya kadar. Kurumsal eğitimlerin ihtiyaç analizinden, uygulamasına kadar. Seçmelerden, iş sözleşmesinin sonlanmasına kadar. İyi işleyen bir özlük operasyonu. Tabii olabildiği kadar otomasyonla. Ben ona makina dairesi derim. Işıksız, havasızdır ama tekneyi onlar yürütür. Not: İK chatbot’larını önemseyin, değişim oradan gelecek!

Düşük etki, yüksek çaba: Tabii ki toplantılar. Kimisi kahrolası toplantılar. Sıfırlamak mümkün değil ama belki bir ince ayar çekilebilir.

Ne etki, ne çaba, hiçbir işe yaramayanlar: Motivasyon etkinlikleri.. İK’sal şirinlikler..

Biliyorum, ben görmeyeceğim. Ama İK’nın önceliklendirmesi budur.


Kişisel imaj

Ya 97, ya 98. O günlerin popüler bankalarından birinin GMY’si aradı, gel Ahmet dedi, sana bir özel sipariş işimiz var. Ben sokak kedisi olmadan, birkaç yıl öncesine kadar, zaman zaman fikir alışverişimiz olan bir meslektaş.

Kıyafet, bankalarda hep dert bir konudur. O yıllarda başka bir banka, reklam ajansına bir video kaseti (evet yanlış okumadınız, şubelere kasetler gönderilirdi, alın izleyin diye) yaptırtmış ‘dress code’la ilgili. İçinde de, metin yazarının, ‘her sabah duş alın, deo kullanın’ diyeceği tutmuş. Aman efendim ne magazin geyiği dönmüştü o günlerde piyasada, güya bunu bize hatırlatmaya ne gerek var demiş insanlar, çok bozulan olmuş, genel müdür özür dilemiş, videoyu geri çekmişler.

Bana söylediği aşağı yukarı şuydu: Sen bu işleri bizzat yaşamış insansın, bul bir prodüksiyon şirketi, bize bir giyim videosunu kendi gözetiminde hazırlat. Sana yetki veriyoruz, hâkim ol duruma, öteki bankada yaşanan gaf başımıza gelmesin.

Peki dedim, kolay.

Hazırlattım. İyi bütçe vermişlerdi, sorunum olmadı.

‘Teaser’ (ön tanıtım) gibi bir şey oldu.

Seyrettiler, sonra bizimki dedi ki, ‘bence bu amacımıza yetmeyecek, daha iz bırakacak bir etkinliğe dönüştürmeliyiz, videoyu kendin yapacağın bir eğitimin içine gömebilir misin?’

Hatta abarttılar; başka şeyler de ekle eğitime dediler, mesela önemli bir müşteri iş yemeğine davet edildiğinde neler bilmek gerekir? Mönüden nasıl yemek kombinasyonu yapılır? İçki içiliyorsa, hangi içki hakkında ne bilmek gerekir? Hedef kitleyi de belirlediler: Özel bankacılık müşteri temsilcileri. Sınırlı bir kitle.

Ona da tamam dedim.

Bu konular zaten özel hayatımda ilgi alanım. Bildiğim şeyler. Sohbet gibi anlatıyordum.

Eğitimin adını ‘kişisel imaj’ koyduk. Birlikte öyle karar verdik. Amaç, kıyafet konusunu kamufle etmek. Bir daha o kötü tecrübe yaşanmasın, millet tepki göstermesin diye.

Başladık. Eğleniyorum. Skoç viskinin tarihçesinden giriyorum, şaraptan çıkıyorum. İçkilerin/yemeklerin kendi öyküsü var, sohbetlik malzeme bol bende.

Grubu bitirdik, devam et dediler, şube müdürlerine de anlat.

Yapıştı mı üstüme kişisel imaj?

Hiç hoşlanmadım bu gidişattan. Ben kim, giyimde ahkam kesmek kim? Ne böyle bir temelim var, ne iddiam.

Amacımı aştı yani yaptığımız. Ben kişisel imajla falan hatırlanmak istemiyorum.

Bu arada hemen replikalar başladı tabii. Onlarla rekabete falan da niyetim yok benim.

Bir süre sonra kestim. Tamam bitti dedim.

Özel bir projeydi, bu kadar.

Bugün düşündüğüm zaman hâlâ pişmanlık duyarım, o 1-2 yıl nasıl bulaştım bu kişisel imaj işine? O anda anlatma keyfine kapıldım.

Şimdi anısı bile rahatsız ediyor.