Bir yetkinlik sistemi kurmak 101

Yetkinlik modellerinde karmaşa var. Herkes kendine göre bir şeyler tasarlıyor.

Onun için bir model daha dayatmayacağım. Yetkinliğin anatomisini anlatacağım. Dil-düşünce birliği sağlarsak kendi modelinizi yaratırsınız.

Sırasıyla ele alalım. Sakin.

1’inci adım: Tanım.

• Yetkinlik, bir işin yapılabilmesi için yapandaki asgari gerekliliklerdir.

• Yetkinlik; bilgi, beceri ve tutumları kapsayan davranışlardır.

• Yetkinlik; her iş için kişilerde bulunması gereken niteliklerdir.

Yani tüm tanımlar diyor ki; yetkinlik, işle insanın kesişme alanıdır.

2’inci adım: Her yetkinliğin bileşenleri.

Her yetkinliğin unsurları olur. İngilizce’sinden esinlenerek, buna, ‘bileşen, içerik’ de diyebiliriz. Genellikle üzerinde durulmaz ama çok önemlidir.

Ben Boyatzis’çiyim, O’na göre bir yetkinlik şablonu şunlardan oluşur:

• O iş için gerekli bilgi/spesifik bilgi

• O iş için gerekli beceriler (yaparak kazanılan ustalık)

• Tutumlar

• Beklenen davranışlar

• Yetenek veya kişilik özellikleri

• O işi yapmaya duyulan istek

Her iş için bu şablonlardan ne kadar gerekiyorsa o kadar olması lazımdır. Yani her işin yetkinlik sayısı farklıdır. İş karmaşıklaştıkça hem nitelik, hem nicelik olarak daha çok yetkinlik gerekir.

3’üncü adım: Yetkinlikleri belirleme.

Burada önünüze farklı yollar çıkar.

Bir yerlerden kopyala-yapıştır yapabilirsiniz. İnternet’te jenerik listeler var. Danışmanlık firmaları anahtar teslimi satıyor.

Hepsi çok genel. Yüzeysel. Muğlak. Sıkıcı.

İdeali, kendi yetkinliklerinizi kendiniz bulmanız. Ve bulduklarınıza isim uydurmanız.

Kategorilere ayırın (herkes için olanlar, teknik, yönetsel.. canınız nasıl istiyorsa), içeriğini belirleyin ve en son isimlerini bulun.

Nokta atışlarla. Dolgu sözcükleri ayıklayarak. Hangi bilgi, beceri, tutum (ve istisnaen yetenek veya kişilik özelliği) gerekiyorsa o!

4’üncü adım: O yetkinliklerin insanlarda olup olmadığını belirleme, ya da o yetkinliklere uygun davranışlar bekleme.

İşte zurnanın zırt dediği yer.

Her bir yetkinlik şablonunun içindeki beklenen davranışlar unsurunu (bileşenini) hatırlayın.

İşte anahtar o. Bütün yollar ona çıkıyor.

O davranışlarla yetkinleri birbirlerinden ayırt ediyoruz. O davranışlarla, yetkinliğin bir kişide ne kadar var olduğunu ölçüyoruz. O davranışları performans hedefi haline getiriyoruz. O davranışlara yakın olanları geçmişte gösterip göstermediğine bakarak mülakatlarda insan seçiyoruz.

O kadar önemli ki, onlara, yetkinliğin olmazsa olmazı olan ‘davranış göstergeleri’ demişler.

5’inci adım: Bir yetkinlik sistemi kurmak.

İlk 4 adım nispeten kolay. İşleri bilenler, ya da iyi bir iş analizcisi yetkinlikleri isimleriyle bulur çıkarır. Biraz tüm zaman ve yerlerde geçerli olanlardan da yararlanır.

Ama sorun davranış göstergelerinde.

Onlar aceleye gelmemeli. İşi bilmeyenler tarafından belirlenmemeli. Onlar canlı olmalı. Durmadan gelişmeli, hatta zaman içinde sürekli değişmeli.

Yetkinlikleri bir sistem yapan tam budur işte. 

Bu da benim Ölü Ozanlar Derneğim

Bir zamanlar meşhur MT’ler (management trainee) vardı (ukalalık etmiyorum böyle denirdi). Özellikle bankalara alınan sıfır km yetenekler. Yıldız havuzu.. fidanlık.. ne derseniz.

İşin bütün esprisi seçilmelerindeki titizlik ve ondan sonraki ağır eğitimdeydi. Nefes alamazlardı aylarca. Normal hayatta bunun dengi bir eğitim bilmiyorum. Abartmayayım ama komando eğitimi gibi bir şeydi: 6 ay.

Bu işin en iyisi kabul edilen bir bankanın eğitim programında sonlara doğru benim de 2 günüm vardı.

İlk gün ders öncesi eğitim bölümünden beni ikaz ettiler, “bu dönem grup biraz sorunlu haberiniz olsun” diye. Bir eğitmeni ağlatmışlar. Bir başka eğitmen yönetime şikayet mektubu yazmış.

Belli ki feci sıkılmış çocuklar. Bir tür başkaldırma.

Açıkça bir saygısızlıkları yoktu ama hiçbir şey ilgilerini çekmiyordu. Dinlemiyorlardı. Umursamadan kendi aralarında konuşuyorlardı. Bazıları da bunalım takılıyordu, kafası sürekli öne eğik karalama falan yapıyorlardı.

Öğleden sonra anlatırken âniden kestim. Cümlemi yarım bıraktım. Çıktım sınıftan.

Holün öteki ucunda yalnız kalacağım bir yer buldum. Çektim bir sandalye. Ayaklarımı pervaza uzattım, ne yapacağımı bilmiyorum. Bir karar vermem lazım.

En fazla yapmam eğitimi. Fatura da göndermem, kimse bir şey diyemez. Zaten sabıkalılar.

Sanırım yarım saat kadar oturdum öyle.

Sonra bir baktım uzağımda bir kız bir oğlan. Hocam gelebilir miyiz dediler. Tabii dedim. “Biz aramızda konuştuk, özür dileriz, devam ederseniz dinleyeceğiz” dediler.

Döndüm sınıfa. Dedim ki, gitmek isteyen çıksın, yoklamaya yazmayacağım, tek isteğim yarın sabah sağlam gelin.

Sessizlik.

O zaman ben de baştan alıyorum dedim.

İkinci gün hiç sorun çıkmadı.

İçlerinden bir tanesini 16 yıl sonra gördüm. Önemli bir şubenin müdürüydü. O söyledi, hatırladınız mı, ben o sınıftaydım diye. Sınıftan 5-6 kişi daha Genel Müdürlükte departman müdürüymüş. Bir tanesi bankanın iştiraki bir finans şirketinde genel müdürmüş.

Biz o gün yerli Ölü Ozanlar Derneği olmuştuk.

 

 

Alternatif yönetim

Olmuştur bu da 17-18 yıl.

Bir bankanın tüm şube müdürlerine yönetimdeki yenilikleri anlatmamı istemişlerdi.

Bir çeşit içeriden bilgi: Bu yöntemler işliyor mu? Pratik olarak nasıl yapılır? Hızlandırılmış güncelleme istiyorlar yani. Birkaç aylık proje benim için.

Aklım pek yatmamıştı başlamadan. Çünkü dışarıdan çok sönüklerdi. Siz bakmayın lafı yumuşatıyorum. Köhne demek istiyorum.

Türk usulü yaptım, dur bakalım hallederiz dedim kendi kendime.

Tahmin ettiğim gibi, durum feci. Çoğu müdür, bir önceki eğitimine en son şefken katılmış (evet unvanlar orada böyle). Sisteme geçmişler ama bazı uzak şubelerde hâlâ müşteri hesap hareketleri kartoteksde elle tutuluyor falan. İnternet sık sık kopuyormuş, akşamları mesai yapıp oradan sisteme geçiriyorlarmış.

Çoğu müdürün hayatındaki tek işyeri. Başka yer bilmiyor. Memurluktan başlamış. Emekliliğime az kaldı diyor.

Ne anlatayım şimdi ben onlara? Zirvelerde bahsedilen trendleri değil herhalde? Sıfırdan başlasam ayıp, çok geç. Buldum orta bir yol (meraklısına: ters yüz eğitim yapmıştık, önce yaşanmış olaylar sohbeti, sonra ona dayanak olabilecek bilgiler)

Bu arada zaman geçtikçe bir şey fark ettim.

Tamam yokluk içindeler. Teknoloji falan sümme hâşâ. Piyasadaki saldırgan rakiplerle baş etmelerine imkan yok.

Ama öyle değil işte; bayağı müşterileri var. Nasıl olur yahu? Niye ki?

Sebep şu.. Müşterileriyle beraber başka bir zaman boyutunda gibilerdi. Bir tür aile olmuşlar. Ne hikayeler duydum. Mesela bizim müdür, müşterisinin muhasebecisiyle geceler boyu bilanço tutturmaya çalışmış. Çocuğunun ameliyatında hastanede gece onunla kalmış. Müşterisi az mahsul almış, onunla birlikte günlerce uğraşmış daha iyi fiyata alıcı bulmak için. Hatta kendi bankasından acil kredi çıkartamamış, başka bankalardaki dostlarını devreye sokmuş, müşterisinin işini çözmüş.

Bunları kitaplar yazmıyor ki. Bunlar insanlık halleri. Tuhaf bir işine (hayata?) bağlılık.. samimi bir ilişki kozası.. gerçek güven duygusu.. 

Anlatayım derken, ben onlardan ders almıştım iyi mi?

 

İkilem

Biraz hazırlayayım sizi.

Öncül nedir bilir misiniz? Bir mantık geliştirirken sonuca götüren iki önermeden biridir. Yani dilemma: Di (iki), lemma (öncül).

Bazıları der ki, dilemmada, seçmeye zorlandığınız her iki alternatif de olumsuzdur. Onun için karşılaştığımız birçok durum aslında dilemma değil, syllogism’dir (kıyas).

Siz karar verin, benimki hangisi?

Benim meslek çizgim şöyle gelişti: Avukat, avukat, avukat.. sonra neredeyse tüm vaktimi alan kurum içi hukuk eğitmenliği.. sonra âniden eğitim bölümü yöneticiliği.. sonra yavaşça tüm İK.

Beni avukatlıktan sökerken yallah yurt dışında işbaşı eğitimine demişlerdi (Brüksel’de bir bankanın eğitim bölümüydü). Daha sonraları İK’ya geçerken de kucağıma önce işe alma mülakatlarını ve iş davalarını vermişlerdi.

Ondan sonrası, yıllar boyunca sayısını unuttuğum küçük küçük eğitimler. Çokça yaparak öğrenme. Nereden geldiğini bile bilmediğim bir sürü bilgi. Yani diyeceğim, ben kalfalığımı bilmedim. Gösterdiler, kendi başıma yaptım. Ustam olmadı. 

90’ların başında bütün İK’nın dümenine geçince çok fena köşeye sıkışmıştım: Özlük bilmeyen İK’cı olur mu? Anlatıyorlar, defalarca gösteriyorlar, tamam diyorum, bir bakıyorum uçmuş. Çünkü sonuçta nasılsa birisi yapıyor.

İşte dilemma oradaydı.

Alttakileri okumadan üst sınıfa atlamış uyum sorunlu çocuk. Ya önce alttan ders alıp temeli yapacaktım, ya iyice ileri derslere girişecektim.

Üst yönetimin derdi değil. Onlar haklı olarak bildiğimi farzeder ve iş bekler. Hem operasyon sorunsuz işlemeli, hem müşteriler memnun olmalı.

Ben sahne önünü seçtim.

Yürü oğlum.. seni sistem kurasın diye seçtiler, bilenini bul, işi ver geç dedim.

Diyetini pahalı ödediğim bu oldu. Bir defa, delege ettiğim insanların yaptığını kontrol edecek kadar bilmemek, sorumluluğunu benim üstlendiğim bir risk. İkincisi, bu bir tür başkalarına bağımlılık. 

Bugün bana nasıl İK’cı olabilirim diyen genç insanlara, önce özlükte çalışarak demem bundan. O bordro çekilecek, SGK bildirimleri yapılacak.

Sonra ne yaparsanız yapın.

Yılbaşı gecelerim nereden nereye..

60’lı yıllardan fotoğraf gibi sahneler kaldı: Oturma odası, sobanın üzerinde mandalina kabuğu, radyo, belki bir pasta, 12.00’yi biraz geçe uyku. Duygusu, huzur. Günlük hayatın akışında biraz değişik bir gece. Tam minimal.

70-80’ler.. Fonda daima açık televizyon, ön planda değişen: Kimlerde toplanılacak? Zihnimde canlı tek sahne: Dışarıdan alınan ya da derleme toplama ne idük yiyeceklerle dolu masa.. gereksiz, kalitesiz, ölçüsüz ve dar zamana sıkıştırılmış yeme içme. Neredeyse insan figürü yok. Yüzler bulanık. Kimlerle olunduğu tamamen tesadüfe kalmış; o anda kim denk gelirse. 

90’lar.. ilk dışarıda yılbaşı gecesi keşifleri.. mekanların ‘vadettiği’ mutlu yılbaşılar. Neler denemiştik. Oturduğumuz sitenin lokalinden, tenis kulübünün restoranına kadar. Gazetelerde sayfa dolusu ilanlar çıkardı. Canlı müzikle kaosa davet. Bende bıraktığı tat hep, farkında olmadığım bilinç düzeyinde bir pişmanlık. “Neyse, gelecek yıl şurası çok güzel fikir. Hatta belki şehir dışına kaçarız”.

2000’lerin başına geldiğimizde galiba bunlar kendini tüketti. Yerini, adı konmamış bir bıkkınlık aldı. “Ne olur televizyonu hiç açmayalım, basit bir şeyler yiyelim, kısık ışıkta evimizde müzik dinleyelim” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Sert bir frene basış. Belki etkinin tepki kısmı. Yılbaşı değişim manifestom. Yerine neyi koyacağımı bilmediğim dönem.

2010’lar.. içimde yakalayabildiğim duygular; duyarsızlık, yabancılaşma, her şeyde anlamsızlık. Ne siyasal fanatizmin dayattığı kontr yılbaşılar, ne Batının şablon ritüelleri, hepsine boş bakıyorum.

Alternatif sadelik bile heyecanlandırmıyor artık. Tek içimden gelen o geceyi yok saymak.

Ben oynamıyorum.  

Kim bilir.. belki de masumiyet bir kere kaybedilince böyle olunuyor.

Düşüncemin yeni evrelerini bekliyorum.

Şimdilik seyrediyorum.