Grande Cour (*)

(*) Grand kur, büyük avlu

Gece geç bir saat değildi. Kış. Yerler beton, ıslak. Büyük demir kapının üzerindeki ölgün lambanın ışığı yere yansıyordu. Avlunun etrafı yüksek, eski, taş bir bina. Bir tarafında sac bir sundurma vardı. Ortada kocaman gövdeli bir çınar, kim bilir kaç yaşında. Bu kadar yaşlıysa hep oradaymış demek, hiç başka ağaçlarla yan yana olmamış, o soğuk, grileşmiş taşlardan başka şey görmemiş. Sadece gökyüzüne uzanabilmiş.

Çocuk Grande Cour’da yalnızdı. Kollarını sıkıca koltuk altlarına kavuşturmuş, sundurmanın orada ayakta, duvara yaslanmış. Islak bir soğuk vardı. Sanki bedeni değil, ruhu üşüyordu. Gözü dalmıştı. Belki de aslında demir kapının oradaki o zayıf sarı ışığın ıslak betondaki yansıması üşütüyordu onu.

Yatılı hayatı böyleydi.

Akşam etüdünden sonra yemekhaneye gitmişlerdi. O hep yerlerdeki talaşın koktuğu yemekhaneye. Umursamaz tavırlı, kimseyle konuşmayan müstahdemlerin olduğu, avluya bakan, tavana yakın dar pencereleri olan zeminin altındaki yemekhane.

Her gece aynı.

Yemekhane çıkışı, yatıncaya kadarki serbest saat onun kepenk indirme vaktiydi. Yoktu bir derdi. Akşam etütte ders çalışırken yorulmuştu belki. Ya da sürekli etrafındaki insanlardan sıkılmıştı, bu onun kendi başına kalma zamanıydı.

Düşüncelerini birbiri ardına koştururdu o anlarda. En çok bisikletini düşünürdü. Yaz tatilinde gene onunla bilmediği yollara gidecekti. Evdeki odası, okuyacağı kitaplar.. Bir Spirou’su vardı, en sevdiği çizgi kahraman, onun bir de uzun kuyruklu hayvanı vardı, le Marsupilami.. onların bütün maceralarını almayı planlardı. Doymamacasına okuyacaktı.

Yatmadan önceki bu zaman bitmesin isterdi. Hayalleri kesilmesin.

Sonra yatakhaneye çıkılırdı. Uzun, yalak gibi musluklarda diş fırçalanır, boş tuvalet yakalanır, sürveyan ışıkları kapatmadan bütün bunlara yetişmeye çalışılırdı.

Kalörifer, soba, hiçbir şey yoktu yatakhanede. Yorgan, üstüne iki battaniye.. büzüşüp ısınırdı. O da kendine ait bir evrendi. Yatağın içindeki o ânın gelmesini beklerdi.

Gene böyle bir geceydi. Yarı karanlık, ıslak, soğuk.  Duvara yaslanmıştı gene. Elleri koltuk altında. Küçücük bir gülümseme. Kimbilir neler hayal ediyordu.

Karanlığın içinden birisi yaklaştı.

Tanıdıktı ama hatırlayamadı.

“Baba iyi misin? Ne oldu? Ne yapıyorsun böyle ayakta? Işığı da yakmamışsın? Hadi gel yatırayım seni. İlaçlarını da getiririm. Hadi..”

Yatakhaneye çıkma saatı mı gelmişti? O çocuk yeni sürveyan olmalıydı. Hayallerini kesti orada.

Yarın gece devam ederdi nasılsa.

İlk gün sendromu

İki şey yapacağım.

Anı/gözlemlerimi anlatıp, her biriyle ilgili yorum yapacağım.

Ve ilk günle yetinmeyeceğim, biraz devamına da gideceğim.

Hep derler ya, ilk gün erken gidin diye; başka sorunlar yaratır bu.

İnsanlar gelmemiş olabilir, kalırsınız öyle. Onlar için hergün birileri yeni başlıyor. Sabahın köründe güvenlik onay için arar, kimseyi bulamaz. Tesadüfen bulduğu gariban durumu bilmiyordur bile, üstlenmez. Yollanırsınız lobide beklemeye. Tam bir kendi ayağına sıkma durumu. En iyisi en baştan yakınlarda oturacak bir yer bulup, mesai başladıktan 5-10 dakika sonra gitmek. İzin verin bir nefes alsınlar.

Sevinç, coşku.. yeni yeri zihninizde yüceltme isteği.. İçiniz taşar. 

Yüksekten düşmek daha acıtır, yapmayın şunu. Orası da diğerleri gibi bir işyeri işte. Aynı rahatsız tipler, aynı itişmeler, aynı mutsuzluklar. İstediği kadar imajı parlak olsun, o bir imaj!

Sâkin.. Yeni sorunlara gidiyorsunuz. Yüzler, isimler, hikayeler değişecek. Profesyonelce keşfe hazırsınız, o kadar.

Bu gözler ilk gün ne kıyafetleri gördü: Siyah takım elbiseler.. düğün saç modelleri.. 

Akşama kadar mahallenin delisi gibi dolaşırsınız, söyleyeyim. Var ya şu ‘rahat şık’ dedikleri, o her durumda kurtarır sizi. Takım elbise şart mı diye önceden telefonla aramıştı birisi; gayet bilinçli bir hareket. Formül yok, boşuna aramayın. En iyisi ‘ilk gün gibi giyinmemek’.

Oryantasyon işkencesine hazır mısınız?

İK’ların hazırladığı ilk gün sunumları aslında ‘bot’lar içindir. Aklınızda hiçbir şey kalmayacak, suçu kendinizde bulmayın. Size organizasyon şemaları ve milyonlarca jargon anlatılacak. Hem de hızlıca ve rutin bir ses tonuyla. Boş boş dinleyin ve geçmesini bekleyin. Sonra asıl iş sizde; sormak ve not almak. Kendi bildiğiniz gibi. Çabuk, kısa kısa. Esas oryantasyon, öğlen yemekte etrafınızda kim varsa ona soracaklarınız ve onun doğaçlama anlatacakları.

Bir ‘survivor’ soru listesi hazırlayın; çay sabah kaçta hazır olur.. filtre kahve var mı.. ne zaman tazelenir.. yemek için yakınlarda en tutulan yerler hangisi.. sigara olayı nasıl.. ve bunları soracak bir ‘ilk gün kankası’ bulun, daha iyisi olamaz.

Ha çok önemli: İlk gün kendi telefonunuzla minimum konuşun, hatta sessize alın.

Negatif tipler çıkacak. İlk konuşmada kurumdan şikayet edecek. 

O anlarda değil katılmak, yüz ifadenizle bile onaylayamazsınız. Bilmiyorsunuz kaç numaralı klik üyesiyle konuştuğunuzu. Oryantasyonun bir amacı da kliklere erişmektir:) Çok erken daha. Pokerci yüzüyle dinleyip geçin.

Herkes kim olduğumu merak ediyordur, bir fırsatını bulup eski başarılarımdan bahsetmeliyim. Şu an kendimi kabul ettirmek için en doğru zaman.

Hiç de öyle değil. Hiç kimse takdirle, büyük umutlarla falan bakmıyor. Tam aksine, bakalım nerede tökezleyecek, bize uyabilecek mi diye bakıyorlar.

Mini bir ‘kendinizi tanıtma’ hazırlayın zihninizde. İçinde nötr, net, akılda kalıcı, kendinizi anlatan kelimeler olsun; sorarlarsa onu tıklar dinletirsiniz o kadar, yeter.

Ve tabu sözlere dikkat: ‘Eski işimde şöyle yapardık’ yok. Hâşâ yok. Ne eleştirel, ne överek. Bir tabu daha: Orasıyla ilgili fikir beyan etmeyin. Geçmişte birisi ‘ne kadar anlamsız bu kural’ demişti. Kurumu, sebebini bilmeden. Anlatanı kızdırır. Mükemmel bir düşman kazanırsınız. İlk gün kuralı: Sus ve anla.

İşi öğrenmem için bana nasılsa makul süre tanırlar.

Tanımazlar. Hatta bir hafta bile zor dayanırlar. Hemen iş beklerler. Bu arada görev tanımı denilen tarihi belgelerin size hiçbir yararı yok. Tam ne beklendiğini ‘derlemek’ zorundasınız. Az oradan, az buradan. Önce en yakınlardan başlayarak. Kendi anlatımlarının içinde kaybolmazlarsa. Yani işiniz yavaş yavaş belirecek, asla hazır ve net şekilde önünüze gelmeyecek.

Ben neler gördüm, burayı da çözerim.

Hayır bu kadar basit değil. Her kurum bir roman. Özgün değişkenleri var. Birçok şeyin sebebi olarak gördüğünüz kişi de sistemin/kültürün parçası olabilir.

Basit bir kural, kendi kendinize oryantasyon amaçlı 30/60/90 gün hedefleri koyun.

30 gün işleyişi anlamak, 60 gün insanları tanımak, 90 gün kendinizi konumlandırmak için.

30 gün hedefleri kendi kendinize okuyarak ve yaparak, 60 gün hedefleri başkalarıyla konuşarak ve dinleyerek, 90 gün hedefleri sadece düşünerek olur.

 

İyi yolculuklar.

 

İK efsaneleri

Şehir efsaneleri gibi okunacak.

İK’nın yaptığı hiçbir şey yok

Tepelerde stratejiler, diplomasiler, Bizans oyunları, dengeler, sunumlar, proje iknaları, itiraz karşılamalar.. ohoo insanın ömrünü yer. Aşağılarda özlükten, formaliteden, ıvır zıvırdan insanlar bitik. Ortalardakiler de bir şey yapamamaktan zaten kendileri muzdarip!

İK’cı dediğin dert dinler, insan sever

Alakası yok. O kişilerden menkul bir durum. Hiçbir görev tanımında böyle bir şey geçmez. Kurumdaki insanları tanır, ya da insan davranışları hakkında bilgi sahibi olmalıdır deseler neyse, o zaman doğru.

İK’cı birisinin adamıdır

Şart değil ama olabilir. Ona verilen hedefler olabilir. Belli stratejilere uyması istenebilir. Belli kişilere raporlayabilir. Bu paradigmadaki namus tınısını anlamıyorum. Herkes için ne kadar mümkünse, onun için de geçerlidir.

İK’cı stratejist olmalıdır

Her İK’cının rüyasıdır ama hayat öyle değil. Çoğu zaman İK’cı en son duyar. Ona tenfiz düşer (pardon hukuk deyimidir, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de yerine getirilmesine tenfiz denir); yani başkası karar verir, İK yapar.

İşe almadaki seçme yöntemleri haksız

Tamamen durumsal ve kişisel bir yargı. Her durum kendi içinde değerlendirilir. Bir sürü de doğru karar var. Kime göre, neye göre haksız? Çoğu yerde İK sadece ön seçim yapar, gerçek karar verici diğer yöneticilerdir. Eleme zor, yıpratıcı, sıkıcı bir iş; belki orada yol kazaları oluyor. Canı yanan kızıyor; e karşısındaki de müstahaksa al sana efsaneye katkı.

İK işten çıkarmalarda duygusuz

Doğrusu şöyle: İK, işten çıkarmalarda infaz eder. O noktaya gelinceye kadar ne aşamalardan geçilmiştir. Bu o kadar pis bir iştir ki, başka türlü yapılmaz. Maske şart.

 

Yani ne onunla, ne onsuz.

Onlar da değişim sancıları içinde; binmişler bir alamete, gidiyorlar kıyamete, yol dediğin yol gibi, ulaşmalı bir yere, amanieyyyynn..

 

 

 

 

Taşıma suyla İngilizce bu kadar

Bugününü bilemem ama benim okuduğum yıllarda (1965-1973) Saint Benoît’da İngilizce eğitimi berbattı. Yurttaşlık bilgisi dersi muamelesi yapardık; usulen.. var mı var. Dersin bir öğretmeni hep olmuştu ama onu bile hatırlamıyorum. İzi yok izi. Varsa yoksa Fransız Edebiyatı ve türevi dersler.

Bir dili çok iyi biliyoruz ya, yeter. Beklenmezdi bizden. İyi hatırlıyorum, babam, ‘ben iyi öğrenemedim Fransızca’yı, senin için memnunum’ derdi. Hiçbir engel olmadan kabul edildiğimiz için, hedefimiz Fransa’da Üniversiteye gitmekti, onun için İngilizce’nin lüzumu da yoktu zaten.

Sonra iş hayatında şok dalgası geldi. Sadece İngilizce gerekliydi ve biz konuşamıyorduk. Fransızca’nın esamesi yoktu (esame ad demek, kadının adı yoktaki gibi düşünün).

Özal’lı yıllar geldiğinde bankacılık Dünya’ya açıldı ama bir sorun vardı: Bu kadar dil bilen bankacı yok. 1984’dü galiba, eğitim bölümü yöneticisi olduğum bankada bir karar alındı: Kendi İngilizce lisan okulumuzu kendimiz açacağız. Tamamen içerisi için.

İngiltere’den eğitmen olarak bir çift getirttik. Burada yaşayacaklar. Sheila ve Harry Brown (evet soyadları şaka gibiydi). Çok şeker insanlardı. Çalışma izinlerinden ev bulmaya kadar başıma kaldılar. Neredeyse sürekli birlikteyiz. Ne yapıyordum biliyor musunuz, -Allahtan biliyormuş- Sheila ile Fransızca konuşuyordum.

Evimiz Bostancı’daydı. Onlara da bizim yakınımızda bir ev bulduk. Zırt pırt bizdeler. Ve Sheila başladı bana doğaçlama İngilizce öğretmeye. Sürekli. Hayatın akışı içinde. Hatalarımı ânında düzeltiyordu.

Neredeyse 2 yıl böyle sürdü. Çözdüm valla, artık konuşuyordum ama ne de olsa temelsizdi.

Onun sayesinde iş hayatında sırtım yere gelmedi. Her yerde, sürekli gerekli oldu. Özellikle konferansları takip etmek için, toplantılarda ve mesleki kitapları okurken.

Benim uzun bir danışmanlık kariyerim oldu. Birgün bir meslektaşım dedi ki, yürü Romanya’ya gidiyoruz, büyük bir proje alma ihtimali var, ama önce bizden bir sunum istiyorlar, sen yaparsın!

Ne? Ben? Tek başıma İngilizce.. acayip teknik bir konuda.. üst düzey Rumenlere..

Bunu yapmak zorundayız dedi. Her şey buna bağlı dedi. Konu senin için çocuk oyuncağı dedi.

Neyse o meşum gün geldi. Dizildi karşıma 15-20 asık suratlı Rumen. Tek kelime etmiyorlar. Maske gibi yüzleri. Öyle bekliyorlar.

Giriştim.

Arada bir tekliyorum ama gidiyor. Bir ara -hiç unutmam- şöyle bir şey diyeceğim: ‘Kurumsal eğitimlerin müfredatı olmaz, ne gerekiyorsa ihtiyaç odur, eğitim tasarımcısını olay yeri inceleme ekibi gibi düşünün.’ Ulan nasıl diyeceğim olay yeri incelemeyi, birkaç çeşit denedim, yok, boş boş bakıyorlar (CSI demek hiç aklıma gelmedi). Kim bilir belki fikir de onlara uzak geldi.

Bende film bir koptu. Durdu kafa. Tam sessizlik. Bana göre rezillik ânıydı.

Beni buna itene de kızdım, kabul ettiğim için kendime de kızdım.

İş fiyatlandırmadan olmadı zaten. Ama o an hissettiğimi yıllarca içimden atamadım. Her aklıma geldiğinde yüzümü ekşitti.

Oh be şimdi herkes bilsin.

Demek ki neymiş? Danışmanlıkta, hayır yapmıyorum denmesi gereken işler varmış.

İş ortamındaki marjinaller

I ıh.. bu başlık, kişisel gelişim dilindeki genellemelerden değil.

Tam aksine, tiplerim tekil ve gerçek. 

Size zihnimde kaydedilmiş sahnelerden gözlem potpurisi yapıyorum. Yorum yok, ders yok.

Leyla: Sakin, neredeyse huzurlu. Hiçbir şeye hayır demez. Kendisinden istenen bir şeyi yapabilir de, yapmayabilir de. Yapmamışsa, ihmalkarlığından değil, duymamıştır, anlamadan peki demiştir. Galiba iyi niyetli. İşini sevmediğini kendine dahi itiraf ettiğini sanmıyorum; muhtemelen hiçbir işi sevmezdi zaten. Çalışmayı sevmiyor çünkü. Sadece işini yapmaya uğraşıyor.

Sıkıntı yok: İş bitirici görünüyor. İyi hissettiriyor, hiçbir işten kaçmıyor. Ama sonrası gayet normal işliyor. Ne ihmalcılık, ne aşırı çözümcülük. Hallolacak iş halloluyor, hallolmayacak iş olmuyor. İnsanı aldatan, işi üzerine alış tarzı.

Süreğen burn-out: Çok kısık ateşteki cezve gibi, belli olmuyor yavaş pişmesi. Yıkım içeriden. Her türlü hastalık adayı. O kadar çırpındığı halde iş kalitesi artmıyor. Kimseyi memnun edemiyor ama halini gördükleri için açıkça suçlayamıyorlar. Tam kaybet-kaybet durumu.

Dişi örümcek: Hani çiftleştikten sonra erkeğini yerlermiş ya.. ondan. Mükemmelci, sert, adanmış, çalışkan. Ekibindekileri geliştiriyor. İyiye iyi der ama acımasız. Kolay siler. Umulmadık anda feci laf geçirir.

Psödo sırdaş: Yani görünüşte, aldatıcı, güya, sahte sırdaş. Dedikoducu değil, söyledikleri gerçek. Magazinci diyelim. Paylaştığı için kendinizi özel zannetmeyin, durum tam ‘söyle geç’. Yani o sırdaşlık bir şey demek değil. Kendinize anlam yüklemeyin. Eleştirdiği kişi sonra en iyi anlaştığı kişi olabilir.

Suratsız: Hatta kaba. Mesafeli. Sevimsiz. Talepkâr. Emredici. Hiçbir şeyi beğenmez. Çok az konuşur. Ama bütün bunların sonucu ne biliyor musunuz? Saygı duyulan kişi. Sözü dinlenen, çekinilen kişi. Belki de bunun için öyle yapıyor. İşliyor çünkü. Bu tarzı ‘cool’ bulanlar olabilir.

Sosyal kelebek: Sonuçlanmış hiçbir işi yok ama sürekli çok meşguldür. Kendini geliştirmez, işini tam bilmez, hep çalışır ama. Kimseyle ters düşmez. Sevilen insan. Gölge oyunu gibi, bir yansımadan ibaret.

Bordo bereli: Biliyorsunuz, onlar özel harekatçıdır, o da öyle. Şovu yoktur, görevini yapar üsse döner. Kendi dili vardır, o dilden konuşmanız lazım. Muğlak, yuvarlak laf yok. Ya 1, ya 0. Ne yapacağını söyleyin bırakın. Güdümlü füzenin koordinatlarını girmek gibi. Sevimlilik gibi bir derdi olmadığı için, arada ters konuşabilir; önemsemeyin, onun gözünde yapıcı amaçlı o üslup.

 

Hadi yeter.

Hepsinin kulakları çınlasın.