Hard İK

Kurum değerleri nasıl bulunur?

Ne gerek var mı diyorsunuz? Web sitesinde kimsenin okumadığı bir bölüm değil mi? Kimisi için işlevi, dantel sehpa örtüsü.

Öyle değil işte. Aslında onlar zaten varlar ama yazıya dökmek işi bozuyor. Yazınca gerçekler tam söylenemiyor. Bazen şık bir sözcük bulalım derken anlaşılmaz hale geliyor.

Gerçek hayattan örnekler.

83 yaşında hâlâ her gün işe gelen, bir holdingin onursal yönetim kurulu başkanı dermiş ki, ’50 yıl önce benimle aynı odada işe başlayan muhasebe müdürüme çok iyi bir emeklilik yaşatacaksınız. Sadece ona değil, ömrünü bize vermiş tüm çalışanlarımıza’. İşte size bir değer: Vefa.. kıdeme saygı. Yazılı değildi ama herkes bilirdi.

İddialı bir hukuk bürosunda en önemli şey bilgiydi. Herkesin bildiğini aşacak kadar bilgi. Fakültede öğretilenlerin ötesinde. Müvekkilleri için araştırma yapar, çözümler yaratırlardı. Her rapor, hazırlayanın prestijiydi. İçerik kalitesi, değerleriydi.

Bir kurumda yıldızlar önemliydi. Altın çocuklar. Şık adı yeteneklerin takdiri.

Başka bir yerde çalışkanlık önemliydi. Kim en geç çıkarsa, en makbul oydu.

Şimdi tam vakti geldi. Minicik bir tanım yapayım, tam anlaşılsın ne olduğu.

Değer, seçilmiş ortak tutumlardır. O kurumun içindeki akışta kendiliğinden doğmuş, ya da benimsetmek için çalışılmış. Bireyler için anlamlar neyse, kurumlar için de değerler odur.

Nasıl mı bulunup çıkarılır?

Bazen aramaya gerek yoktur. Bilinir. Sadece şuna karar vermek gerekir, yazacak mıyız ve nasıl ifade edeceğiz?

Asıl eğlence, herkesin kurumsal değerleri bildiğinden emin değilsek, bunu nasıl anlayacağız?

İlk akla gelen yöntem, kurum kültürü araştırmasıyla paralel yürütmek. Çünkü değerler, aynı zamanda birer kültür boyutu. Tutum envanterleri ile o boyutların kapsam ve şiddetini ölçersek, değerlere de ulaşmış oluruz.

Küçük grup çalışmalarıyla da olur tabii ama biraz çıkarsama olur.

Söylememe gerek yok ama dayanamayacağım. En olmayacak şey, birisinin oturup yazmasıdır. Ajansta metin yazarına sipariş edildiğini bile bilirim.

Son söz: Sahici olsun, nasıl olursa olsun.




Anılar

Garaj kepengi

Karlı bir geceydi.

Doğanın ortasında yalnız bir ev. Komşumuz yok. İçinde insan yaşayan en yakın ev 1.100 metre uzakta. Civarda tek tük hiç oturulmamış yazlıklar var.

Etraf yarı ağaç, yarı çalılık. Köylülerin dilinde buranın adı ‘arazi’. Posta, kurye gelmez. Buraların sahibi çakallar. Hiç bilmezdim, onların olduğu yerde kurtlar olmazmış. Sesleri tuhaftır çakalların, ağlama gibi. Birbirleriyle uzaktan öyle haberleşirler. Bir o taraftan gelir, bir karşısından.

Birkaç gündür kar yağıyordu. Yol hiç görünmüyordu. Zorlasam kamyonetim geçerdi belki ama çıkmamayı tercih etmiştim. İki gündür evdeydim. Artık buzdolabında ne erzak varsa. Gündüz sobaya sürekli odun attım, ev sıcaktı.

Tek korkum elektrik gitmesin. Bizim elektrik, kendi çektirdiğimiz uyduruk telle gelir. O bir koptu mu o havada yaptırmak ölüm. Kepçe getirmek (o traktör gibi şeyin adı budur), adamı tele kadar kaldırmak lazım.

Fırtına durmuştu o gece, etrafta tam bir sessizlik. Kar, iyice sessizleştiriyor sanki her şeyi. Sadece çakalların sesi ve o zaman hayatta olan Kangi’nin havlaması. Yüzde yüz güvendiğiniz güçlü bir köpek, öyle bir ortamda insana kendini nasıl iyi hissettirir bilir misiniz?

İyice erken yatmıştım. Sobaya odun atmayı kestiğim için ev hızla soğuyordu. Büzüldüm yorganın altında. Uyumuşum.

Uykumun arasında bir ses. Bir süre bana öyle geliyor sandım. Uzaktan, tekrarlanan bir mekanik ses. Gözümü açtım. Saat 3.00 civarı. Bir şeye benzetmeye çalışıyorum sesi.

Âniden tanıdım; bu, elektrik motoruyla çalışan garaj kepenginin açılma sesi. Garaj açılıyor. Olamaz, yalnızım ve garajı araba koymak için kullanmıyoruz, çünkü kamyonetim yüksek geliyor. Orası odunluk.

İnsan böyle zamanlarda çok kısa düşünerek kararlar veriyor. Ne olacaksa olsun.. olsun, öyle düşünürüm diyoruz belki. Bir an önce sonunu görme isteği. Pijama gibi kullandığım bir eşofmanım vardı üzerimde. Hızla kalktım, çıkıp görmem lazım, ne oluyor? Sarı lastik çizmeleri geçirdim ayağıma, üstüme de o anda elime geçtiyse. El fenerini de aldım.

Dış kapıyı açtığımda müthiş bir manzara vardı. Çizmelerin neredeyse içine girecek kadar kar. Hiç rüzgar yok. Tam sessizlik. Garaj kepenginin sesi sadece. Kangi hemen geldi yanıma. Gayet sakin, dibimde bana bakıyor.

Bata çıka garajın önüne kadar gittim. Gördüğüm şu: Kepenk kendi kendine açılıyor, tam ortalara gelmişken yeniden kapanmaya başlıyor. Sonra yeniden açılıyor. Çok tuhaf bir görüntüydü. Bir süre ne yapacağımı bilemedim. Aklıma uzaktan kumandası geldi. Evde çekmecenin içinde. Ancak o yapabilir bunu.

Gittim alıp geldim. Basıyorum, hiç dinlemiyor, açılıp kapanmalar devam. Pilini çıkardım sonunda. Ve kepenk durdu.

Herhalde elektronik bir açıklaması vardır. Soğuktan, pilin zayıflığından, her neyse sapıttı işte.

Ertesi gün ilk işim evin etrafında yerde ayak izleri var mı diye bakmak olmuştu. Yoktu.

İki sahne kalmıştır hafızamda o geceden; yataktan kalkıp acele bir şeyler giyerkenki bilinçsiz kararlılığım ve çizmelerimle, karın içinde, el feneri ışığıyla, o inip kalkan garaj kepengine bakarken Kangi’nin yanı başımdaki sapasağlam duruşu.







Hard İK

Örneklerle stratejik İK

Hani örneklerle Türk şiiri, örneklerle kolay ekonomi falan olur ya, bu ondan.

Ders yok, sadece örnekler ve en sonunda bir çıkarsama var. Bu defa kavramlaştırma yapmıyorum, o çok yapıldı.

1- İş ilanı vereceklerdi, profil çıkarmak lazım. İdeal eşi hayal etmek gibi bir şey. Belli üniversitelerin adını açıkça belirtmeyelim tepki çekeriz dediler. Bölüm yazsak mı, yok yok, bir sürü istemediği bölümde okumuş çocuk var, o da yanıltır bizi dediler. Yaş? Birisi dedi ki, özel yetenekli erken bitirmişler var, ya da iki yüksek lisans yapmışlar var, insanları ziyan ederiz. Deneyim? Başka yerde edindiği alışkanlıklarla gelmesin, değiştirmek daha zor, gözünü bizde açsın dendi. E bir şey kalmadı. İlanda sadece pozisyonun adını yazdılar, hiçbir kısıt getirmiyoruz, biz seçeriz dediler. Öte yandan işe alma sürecini baştan aşağı yeniden tasarladılar.

2- Yönetim koçluğuna ihtiyaç var gibi görünüyordu. Yıllarca müşteri temsilciliğinden, kanal yöneticiliğine geçenler vardı. Bölüm değiştiren deneyimli yöneticiler vardı, hem yeni işi öğrenecek, hem tanımadığı insanlarla çalışacaktı. Şöyle bir fikir geldi: Önce içeriden ‘buddy’lik deneyelim. Her durum kendine özgüydü, dolayısıyla buddy’ler de birbirlerinden çok farklı olacaktı. Yılların saha satış müdürünü, yeni ürün grubu yöneticisine buddy yaptılar. Genel müdür, operasyondan pazarlamaya geçen bir direktöre buddy oldu.

Birkaç ay sonra yeniler kendi kanatlarıyla uçuyordu.

3- Çıkış mülakatlarında, insanlar hep bir umutsuzluk duygusundan bahsediyordu. ‘Belirsizlik’, ‘tıkanıklık’, ‘unutulmuşluk’, ‘monotonluk’, ‘duyarsızlık’, ‘kurum körlüğü’.. söylediklerinin arasında böyle sözcükler vardı. Şöyle bir karar alındı. Bunlar birer boyut olarak ele alınacak ve halen çalışanların tutumları ölçülecekti. Çıkış mülakatı bulguları, kurum kültürü araştırmasının verileri haline gelmişti. Bu tutumların, içeride, hem yaygınlığına, hem derinliğine (şiddetine) baktılar. Sonuç şaşırtıcı derecede ipuçlarını teyit ediciydi.

Gidenlerin, kalanlara çok büyük bir iyiliği olmuştu.

4- İK’ya, artık merkezî çalışmayacaksın dediler. Sadece özlük ve bordro bir yerde yapılacaktı. Her kalabalık bölümün içinde aynı zamanda onlar gibi çalışan bir İK’cı olacaktı. O kişi çift şapkalı olacaktı yani. İK yöneticisi de kurumun iç danışmanı ve icra kurulu üyesiydi.

5- Yönetim kurulu üyelerinin her biri aynı zamanda bir veya birkaç bölümün ‘executive’iydi (tepe hat yöneticisi mi demeliyim?) Kiminin birlikte çalıştığı bir direktör vardı, kiminin yoktu. Toplantıları, icra kurulu toplantısı gibiydi. Yönetim kurulu, kolları sıvamış şirketi yönetiyordu.

Her biri ayrıksı. Her biri durumsal çözümler. Her biri sonuç odaklı. Her biri cesur.

Başka diyeceğim yoktur.

Anılar

Kaç kaç, geliyor

M.Ö. 1976

Üniversite yıllarımız. Dünya bambaşka o zamanlar. Yaz tatili için bugün bildiğiniz şeyler yok. Ne doğru dürüst otel, ne uçak, ne rezervasyon. Arabayla ya da otobüsle gidilir, orada Allah ne verdiyse bir yer bulunur. Yurt dışı tatilleri hele apayrı bir ayrıcalık.

Paramız kısıtlı ama bir arabamız vardı. Bir erkek arkadaşımla düşündük, ne yapılır bu parayla diye. Fikir ondan çıktı; Doğu bloğu dedi. Orada kral olabilirdik. Hele komşuysa, arabayla gitmek de kolay. Neresi? Köstence. İzmir’e gider gibi bir yol, 5-600km bir şey. Rahatça bir günde ulaşırız. Kampingde kalırız, çadırımız var.

Lei, TL’ye ya eşitti, ya altındaydı. Hatta efsaneler vardı, onlarda bulunmayan şeyler alın yanınıza, sabun, blucin gibi, iyi fiyata satarsınız diyorlardı.

Karar verdik, arabayla Romanya’ya gidiyoruz.

Sınır kapısı bomboştu, tek araba bizdik o yöne giden. Hatırlamıyorum, ya Kapıkule, ya Hamzabeyli’ydi. Bulgaristan’a girip çıkmıştık. Galiba öğleden sonra ikinci sınıra geldik. Ama bir sorun var, tabelalar Rumence, bazı kelimeleri çıkartıyoruz ama hiç anlaşılmayanlar var. Elimizde yetersiz bir harita.

Her tarafta kocaman yazılar: Viva Partidul Communist Romania. Binaların üzerinde dev Nikolay Çavuşevsku resimleri. Arabalar bir tuhaf, Allahlık Trabant’lar, Lada’lar, bizim Renault 12 lüks kalıyor düşünün. Kabul ediyorum, ilk saatlerde tırsmıştım, başımıza bir şey gelse, kaybolup gideriz, kimse bulamaz bizi bir daha.

Ve biz yolu kaybettik. Constanta (Köstence) yolunu bulamıyoruz. Yol dediğiniz, yerleşim yerlerinin içinden geçen daracık bir şey; yolumuzun üstündeki alakasız küçük bir Rumen kasabasından çıkamıyoruz.

Sormamız lazım. Ben sormayı sevmem. Dostum acayip girişken bir karakter. Laurel Hardy’yiz (ben şişman olan karakter). Ama sokaklarda insan yok, her yer hüzün, boşluk. Terk edilmiş gibi.

Tam o sırada ileride bir motosikletli gördük. Motosiklet, sepetli. II’ci Dünya savaşındakilerden zerre farkı yok. Sürücünün gözlükleri falan, tam film kaçkını gibi.

Olay bu.

Galiba ben kullanıyordum. Bizimki yanaş şuna dedi. El kol, durdurdu adamı. Tek söylediğimiz ‘Constanta’. Diyoruz ki adama, bize ana yolu göster, nasıl çıkacağız şu lanet kasabadan. Elinle işaret et bitsin değil mi, başladı sular seller gibi anlatmaya. Sanki Rumence biliyoruz da konuşamıyoruz. Ben içeriden, abi yeter bırak şu adamı gidelim dedim. Neyse, işaretle tamam sağ ol dedik, ben gazladım.

Bir baktım aynadan, adam taktı gözlükleri arkamızdan geliyor, bir yandan eliyle bir şeyler yapıyor hâlâ. Muhtemelen, dediklerinden bir halt anlamadığımız için ben yine yanlış gidiyordum, o da gitmeyin yanlış yol diyor.

Yahu arkamızdan geliyor bu dedim. Bizimki orada ‘o sözü’ söyledi: Bastır bastır, gazla. Ben de havaya girdim, hızlandım. Yahu herif de hızlandı. Geliyor peşimizden. Allahın unuttuğu Rumen kasabasının sokaklarında kovalamaca başladı:)

Neyse abartmayalım, hakikaten kaçtık ama.

Nihayet peşimizi bıraktığında bile rahatlayamadım. Sanki her an bir sokaktan çıkacak, biz ters yöne yine kaçacağız duygusu.

Kampingde yaşadıklarımız başka bir yazıya.

Anılar

“Patte de veau” (*)

(*) Dana ayağı ya da dana paçası

Kazablanka’dayız. Paris uçağından yeni inmişiz, yolculuğun ilk günü. Öğleden sonra bir R4 kiralayacağım (Renault’nun en basit modeli) ve onunla vuracağız çöle. Akşama hedef Marakeş. Yetişir miyiz, çöl yolu nasıldır, nerede kalacağız, hiçbir şey belli değil.

Kendi çapımızda maceranın dibi.

Hadi öğlen güzel bir yemek yiyelim dedim. Herkes Fransızca konuşuyor, yemekleri anlamakta, siparişte ‘sıkıntı yok’. Tabii bu arada unutmayın, ne İnternet, ne cep telefonu, yok öyle şeyler. Sene, Milattan sonra ya 1993 ya 94. Sordum birkaç yere. En iyisi şurası dediler, bahçeli bir yer. Adana’nın asmalı kebapçıları gibi.

Mönüyü inceledim. Hesap dert değil. Zaten ortada öyle sorun yaratacak fiyatlar da yok. Listenin baş yemeği, tajine’de dana ayağı. Daha tajine’le tanışmamışız, gördüm etrafta, peri bacası gibi bir güveç kabı. Şöyle bir şey:

Fransızca ‘tajin’ diye okuyorsunuz, malum biraz genizden. Arapça’sında a’yı iyice uzatıyorsunuz. Tencere işte.

Neyse, ayak-paçaya bayılmam aslında, bizde olsa aklıma gelmez. Şöyle düşündüm; madem listenin baş yemeği, Fas usulü, üstelik yabancı da değil, en fazla hayatımda karşılaştırma imkanım olur.

Ve yemeğim geldi. Hani lüks mekanlarda bakır kapaklı tabaklar olur, masada biraz şovdan abartılı açar garson. Tajine’in bacasını öyle açtılar. Yemeğin görünümü şöyle bir şeydi:

O gördüğünüz beyazlar ayak kemiği. Yalnız önemli bir detayı söylemeden geçemeyeceğim, ayak kılları da vardı üzerinde. Kalmış kıllar. Olay o anda neye dönüştü biliyor musunuz, hani Indiana Jones’da bir sahne vardı, yerliler bizimkine ziyafet veriyordu, masada tabağın kapağını bir kaldırdılar, canlı böcekler, böyle simsiyah karafatma gibi şeyler, kımıldıyor hepsi. Indiana, yemek zorunda kalmıştı. Ben de kılların yanından et ayıklamaya çalıştım. Yapamıyorum, hem bir şey çıkmıyor, hem gözüm kıllara takılıyor. Belki de elle falan emerek yeniyordu, bilmiyorum. Olmadı çatalla.

Ben her şeyi yerim. Zaten bende kedi merakı da var. Hayatta çok az bozum olmuşumdur. Birisi de buydu.

Aç kaldım aç.