Her şeyden

Anlam arayışım

Yaprakları sararmış artık kitabımın. İncecik bir şey zaten; defalarca okudum. Tek kelimeyi ziyan etmeden.

İlk baskısı 1997.

Engin Geçtan bir psikiyatri profesörü. 4 mesleki kitabın ardından, ileri yaşında ‘nasıl olduğunu pek de anlayamadan kendimi kurgu kitaplar yazarken buldum’ der. Çok önemli ve ayrıksı bir durumdur bu; bir bilim insanı, mesleğinin en olgun zamanında, bilgi dogmalarını neredeyse ikinci plana iter ve bir şey keşfeder. Kanıtlanabilir yanı pek olmayan bambaşka bir boyut. Böylece kuantum ve spritüalizmle mesleki birikimini harmanlar.

‘Başlangıçların hiçbirinin sonrası yoktu aklımda, gerisi kendiliğinden geldi, neredeyse başkası yazdırıyormuşçasına. O anda aklıma geliveren o ilk sözcükle başladı hepsi. İlginç olan yön, o sözcüklerle ne yapacağımı bilemediğimde, onların inatla yerini koruması ve başka sözcüklere izin vermemesi. Tek yapacak şey, kuluçka döneminin tamamlanmasını beklemekti.’

İçsel kaynağın ona yazdırdıklarını, Jung’un kuramındaki, insanın hayvan yönünü temsil eden gölge arketipiyle açıklar.

‘İnsanın, toplum içinde varolabilmesi için gölgesindeki eğilimleri ehlileştirmesi gerekir. Ehlileştirme, gölgenin gücüne karşı çıkabilecek güçte bir persona geliştirerek gerçekleştirilir. Ancak bu uygarlaşmanın bedelini, kendiliğindenliğini, yaratıcılığını ve kendiyle diyaloğunu köreltmek zorunda kalarak öder. Buna karşılık gölge de ısrarcıdır. Personanın gücüne kolay boyun eğmez. Gölgenin istekleri reddedildikçe güç kazanarak eyleme dönüşür. Duymuşsunuzdur, düzenli bir yaşam sürdürürken, eşini, ailesini terk edip farklı bir yaşam biçimine geçiverenleri. Gölgesini terk etmiş insanlar sönüktür. Yalnızlığa ve çaresizliğe teslim olurlar. Ama gölge arketipinin ipini koparmışçasına özgürleşmesinin yaşattığı bayram da ardından bedeller ödetir.’

Geçtan’ın, anlam arama yolunda anahtar olabilecek, bayıldığım terimleri vardır: ‘İnsanın ilk özerklik denemeleri’, ‘kendini tanıdıkça gelişen yeniden öğrenme’, ‘henüz tam öğrenilmemiş özerkliğin yerini infantil omnipotansın alması‘ (çocuksu talep cinnetleri).

Bağlayacağım sonunda.

Şimdi başka bir ikonik kitaba geçelim.

Türkçesinin ilk baskısı 1992’de yapılmış. Birkaç yeri hariç başarılı bir çeviri sayılabilir.

Viktor Frankl, insanın anlam arayışını, ‘bir ussallaştırma, savunma mekanizması ya da yüceltme değil, temel bir güdüdür’ diye tanımlar.

‘İnsan, uğruna yaşayacağı bir şeye ihtiyaç duyar. Değerlere yönelik ilgiler bir kamuflaj olabilir; bu sahte değerlerin maskesinin düşürülmesi gerekir. Anlam arayışı, içsel gerilim yaratabilir ama ruh sağlığının vazgeçilmez ön koşulu işte bu gerilimdir. (…) Varoluşsal boşluk yaygın bir olgudur. İnsan bazen neyi arzuladığını bile bilmez, bunun yerine diğer insanların yaptıklarını arzular, ya da kendisinden yapması istenenleri yapar. Bazen engellenen anlam, güç/para/haz istemi olarak başka kılıflarda ortaya çıkar.’

‘Yaşamın anlamı, soyut bir anlam arayışı değildir. Günden güne, hatta saatten saate farklılık gösterebilir. Nihai anlam, anlamın ne olduğu değil, neyin sorumluluğunu almak istediğimizdir. Anlam; neye karşı, niçin, kime karşı sorumluluk hissettiğimizdir.’

‘Yaşamın anlamını 3 yoldan keşfedebiliriz: 1- Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak, 2- Bir insanla ilişkilerimizde, yaşananlarla, 3- Kaçınılmaz bir acıyla karşılaşırsak, ona yönelik bir davranış geliştirerek.’

Görüyor musunuz; Geçtan’ın gölge arketipiyle, Frankl’ın içsel gerilimi ne kadar aynı şey? Geçtan’ın özerklik denemeleri ve yeniden öğrenmesiyle, Frankl’ın yaşadıkça değişebilen anlamları nasıl aynı yere çıkıyor? Geçtan’ın infantil omnipotansı ile, Frankl’ın varoluşsal boşluğu ve sahte değerleri ne kadar aynı çizgide?

Onun için hem gölge arketipimle temasta kalmak, hem sorumluluklarım olsun istiyorum. Personam olarak değil, isteyerek üstlendiğim sorumluluklar.

Ve anlamlarım form değiştirerek sürekli benimle gelişsin.

Şu blogu yaratmak bir anlamdı mesela benim için. Oğlumla günlük akış içinde alakasız vatzaplaşmak da. İstediğim zaman gözümün önüne getirdiğim anılar da anlamım. Tweet’lerim de.

Bu kadar basit ve net.

Kısa öyküler

Kes.. baştan alıyoruz

İkinci bölüm

Annesi açtı kapıyı. Başında oyalı mevlüt tülbenti, ayağında zarif bordo terlikleri ile annesi.

İri gövdesinin her zerresine sinmiş o incecik dokunuşlarıyla hemen sarıldı ve içeri çekti onu. ‘Üzülme ben babanı ikna ettim’ dedi. Babasını ikna etmek.. bir faniye nasip olması imkansız bir şey. İçindeki isyan, korku, kaygı, boğazına kadar çıkmış, fırlamak üzereydi ağzından.

Babasının aylardır yattığı odaya gitti. Yatağına yaklaştı. Seruma baktı. Solgun yüzünde kocaman kaşları birer ölü kuş gibi görünüyordu. Derin uykudaydı.

Başucundaki eski çalar saatın tik-takları zaten hep duyulurdu, daha da sesli geldi o anda. Sanki odayı sadece o ses kaplıyordu.

İçi burkuldu. Babasına hep geç kalmıştı hayatında. Onun görüş alanına girememişti.

Bunun için duvarda oturmuştu demin. Oyalanmıştı. Ne yapmak istediğini bilememişti. Eli anahtarlarına gitmemişti.

Eve girmekten korktuğu için. Babasını o halde görmek istemediği için. Çocukluğunun kahramanını asla unutmadığı için. O yatakta yatan babasının yüzünde bugünkü çelişkilerini daha şiddetli yaşadığı için. Onun kapalı gözlerinde, o hiç ulaşamadığı onayı göremeyeceği için.

Çocukluğunda, babası eve geldiğinde ona koştuğu anlar oradaydı; anıların dokunulmazları arasında.

Annesinin sesi geldi içeriden, hadi yemek vakti diye. Onun sevdiği bir şeyler yapmış olabilir miydi? Hep yapardı böyle sürprizler.

Rahatlatıcı bir duygu kapladı içini.

Hangi bölümde okuyacağının ne önemi vardı, hayat devam edecekti ve annesinin o sonsuz kabulü hep içinde olacaktı.

Ah annem ah.. o beni anlar.

Kısa öyküler

Kes.. baştan alıyoruz

Birinci Bölüm

Belli etmiyordu ama hep bir kaygısı vardı; durağan, derinlerde, sinsi, oyucu.

Çok gençti daha.. ve ondan ne kadar önemli kararlar vermesi bekleniyordu. Okuyacağı bölüm, mesleği, hatta birlikte yaşayacağı insan. Ona diyorlardı ki, uzatma işte yürü, önünde bir sürü hazır örnek var, birini seç gitsin.

Sıkılmıştı aynı şeyleri düşünmekten. O çok bilmiş nasihatların ses tonu bile sinirini bozuyordu. Uyuşturuyordu. Zihnini kapatıp dinlemiyordu. Ama hemen arkasından bir şüphe: Ne diyebilir ki bilmediğim, gene de kulak verse miydim? Öyle de küçük, anlık çaresizlikler.

Bazen gözü dalıyordu: Bir sahne çekiliyor.. esas çocuk kendisi.. repliğini iyice çalışmış, son bir kez konsantre oluyor, senaryoyu kapatıyor. ‘Hazırım, başlayalım mı?’ Ondan beklenenler böyleydi.

Tek çıkış, kendinden kaçmaktı. O tarafa bakmayacaksın. Önüne dön, bir şeylerle oyalan.

Gene araftaki günlerden biriydi. Hani o akla uygun sağduyusu tarafından sorgulamaya çekildiği zamanlardan. Değerlerin dayatıldığı, sorumlulukların yükleme haddini zorladığı, kendini yorduğu zamanlardan. Mantıkla duyguları arasında volta atma vakti.

Dışarıda bir yerden geliyordu. Sokaktan katlarına baktı, salonun ışıkları yanıyordu. Duvarın üstüne oturdu.

Bir yere gitti zihninde. Yıllar sonrasına.

Annesi babası yoktu artık. İşinin başında. Annesinin beğendiği kızla evlenmiş. Kararlar alıyor, her şeyi aklıyla tartıp yürüyor. Başarılı. Herkes öyle görüyor. Ama içi çöplük gibi. İnce ince kurgulayıp, mantığıyla yaptığı işler anıt mezarlar gibi. O kararsız anları, yanlış şeyler yaptıkça büyüyüşünü, anne babasıyla ters düşmelerini..

Hayal bir anda sönüverdi.

İçinden bir dalga yükseldi. Adeta barajın kapağı açılmıştı. Başkalarının kararlarına hapsoluşunu, yanlış yapmaktan korkmasını yumruk gibi hissetti.

Durup dururken kızmıştı. Neye, kime belli değil.

Eve yürüdü. Yanında anahtarı olduğu halde zile bastı.

**

Not: Bu da iki yazarlı öykülerden. V.W. (@young_virginia_ ) ile yazdık. Başlangıcı benim, sonu onun. Hiç birbirimizle önceden konuşmadan. İkinci bölüme o devam edecek, final benden. Arada zaman olmasını istemiyoruz, onun için yarın gece (10 Ağustos) 20.45’de geliyor.

Kısa öyküler

Boşluk

Beklenmedik bir emeklilikti. Bir anda hayatı bitmişti.

**

Yıllarını kamuya vermişti.

Annesi babası da öğretmendi. Değerleri vardı; o değerlerin içinde yaşayarak büyümüştü. Normali buydu; kendinden önce onlar için yaşamak.

Talepsiz bir yaşamı olmuştu. Hırslar, kıskançlıklar, hedefler olmayan bir yaşam. Çocukluk günlerinden kalan en büyük iz, uçsuz bir tevekküldü. Olanla yaşam sürer, olmayan sorgulanmazdı.

Âna tutku.

Kendi yaşamı da onların devamıydı. Öğretmenlik dışında bir iş yapamazdı. Nefes almak gibi.

**

İşine adanmış yılları, mezun ettiği dönemlerle hatırlardı. İlkokuldan mezun edip veda ettiği çocuklarının yüzleriyle, isimleriyle.

Kızı evlenmişti. Başka şehirdeydi.

Eşi birkaç yıl önce onu bu Dünya’da bırakıp göçmüştü.

Sadece sınıfı vardı artık. Çocuklar. Yaşamının ortasındaki o sınıf. Tek bağı.

Ne olduğunu bile tam kavrayamadığı nedenlerle birgün kamu görevin bitti, git demişlerdi. Başka görev yok.

Günlerce evde oturdu. Kızı arada bir arıyordu, gel bize baba diye. Hep geçiştirdi. İstemedi. İçine düştüğü büyük boşlukta kendini nereye koyacağını bilemedi.

İstediği, bir yere sığınmak değildi.

**

Evin perdeleri çok uzun zamandır kapalıydı. Komşuları, kızına gitti zannetmişlerdi. Kızı ona ulaşamayınca anladılar.

Kapısını açıp girdiler.

Yatağı yapılı, üzeri kapalı. Buzdolabında çok az şey. Her şey temiz, düzenli.

Yoktu.

Telefonu masanın üstünde. Pili bitmiş.

Kızı biraz şarj edip son aradıklarına bakmak istedi. Ekranda bir müzik kalmış (*)

Bir daha ondan hiç haber alınamadı.

**

(*) Alperen Bayar’a çok teşekkürler. Müziği öyküm için o seçti, temiz bir kayıt yaptı, linkledi.

Kısa öyküler

Onu tanıyorum

Kantin kalabalıktı.

Kimin arkadaşıydı, nasıl aynı masaya düşmüştük bilmiyorum. Masada hararetle konuşulanları dinlerken hiç düşünmeden çayına üç şeker atmasa dikkatimi çekmezdi. Çayı bu kadar şekerli içen kaldı mı?

Karton bardağı dudaklarına götürdüğünde, çayın o şerbetli tadını hayal edip yüzümü buruşturmaktan kendimi alamamıştım. O bunu, başarısız bir ilgi denemesi sanmış olacak ki, gözlerini hızlı kırpıştırıp gülümseyerek karşılık vermişti.

Onu daha sonra kantinde gene gördüm. Zayıftı. Yakası açık kazağından köprücük kemikleri belli oluyordu. İlk bakışta herkesin görebileceği gibi değil, baktıkça sevilecek bir kızdı. Gizlice sevimli.

Her gördüğümde elinde bir kitap olurdu. Sonu gelmeyen bir açlığı doyurmaya çalışır gibiydi. Okuyor gibi görünmek değildi yaptığı, eminim. Kantinin uğultusuna ve gözleri yakan sigara dumanına rağmen kendini kitaba kaptırırdı. Bazen yüzü düşünceli bir hal alır, sonra heyecanla aydınlanır ve bir şeylerin altını çizmek için gözlerini kitaptan ayırmadan masadaki kaleme uzanırdı.

Uzaktan izlerken, onu bu kadar heyecanlandıran şeyin ne olduğunu merak ederdim.

Konuşmak için hiç yanına gitmeye cesaret edemedim. Rahatsız ederim dedim. Yanlış anlaşılır, kendimi kötü duruma düşürürüm dedim.

Alışmıştım artık onunla uzaktan birlikteliğe. Sanki böyle istemiştik. Buna karar vermiştik; evet bizim bir bağımız var ama bunu kimse anlamayacak.

Zihnimde tanıyordum onu. Bazen kendi düşüncelerime kendimi o kadar inandırıyordum ki, bunları bana birisi mi söyledi, ben mi uydurdum ayırt edemiyordum.

Öyle zevkliydi ki onu hayalimde gittikçe daha çok tanımak. Baktıkça görüyordum sanki.

Bir umursamazlığı vardı. Dışındaki yaşamla ilgilenmiyordu. Dışarısı fazla gürültülüydü. İçerisi, boşluk kadar sessiz. Orada sadece onun tanıdığı karakterler yaşardı. Kim bilir, belki kimisi zordu. Onlarla da inişli çıkışlı yaşamlar dönüyordu. Belki onlar da şaşırtıyordu. Onu üzüyorlardı.

Günlük yaşamını çok merak ediyordum. Küçük takıntıları neydi? Peşini bırakmayan tatsız anıları var mıydı? Komik miydi? Neler onu hüzünlendirirdi?

Tanımadığım bir karanlık odada ışığı açmaya korkuyordum aslında.

Karar verdim; biliyorum, o parlak aydınlık, her şeyi olduğundan çirkin gösterir, keyfimi bozmak istemiyordum, hep böyle sürsün istedim.

Evet nerede kalmıştık?

***

Not: Fethiye Şenel bir akşam gene kendi kendine sulu boya resim yapıyormuş, yaptığı hoşuna gitmiş, bana gönderdi belki bir öykümde kullanırım diye. Ben de Ezgi Kızmaz‘a dedim ki, elimizde sadece bu var, hadi başla yazmaya, bıraktığın yerden ben tamamlayacağım. Bu çıktı. Bakalım ek yerini anlayacak mısınız?