Bir iç iletişim hatası

Başlık için düşündüm; iç PR mı deseydim? Hatta belki iç pazarlama.. Neyse.

Sıfırdan kuruluş aşamasında, iddialı, prestijli bir yerde çalışıyorum. Zaman, milattan önce. Unvanım havalı ama İK bölümünde topu topu 3 kişiyiz.

En fazla yoğunluğumuz işe alma. Her yer boş.

Elimde, unvan basamakları için aralıkları belli, yönetimce onaylanmış bir ücret skalası var. Ben o aralıklar içinde, uygun gördüğüm adaylara, göz kararı ücretler öneriyorum. Pazarlık mazarlık, el sıkışıp yürüyoruz işte. Onay ihtiyacım da yok, tamam dedim mi tamam.

Beni en rahatsız eden şey ücretlerin ince ayarındaki sistemsizliğimiz. Resmen işe değil; unvana, kişiye ve kafama göre ücret belirliyoruz. İlkel bir durum. Birgün aynı işi yapan kişiler neden farklıyız dese cevap veremem.

İş değerlemesi şart. 

Daha önce defalarca yaptığım şey. İyi de.. Her işin faktörlerine değer atayacak, onları vıdık vıdık tartışacak komisyon ve zaman nerede?

Bir karar verdim: Kendi başıma yapacağım. Evet evet, her şeyini ben yapacağım. Bir sıfırdan büyüktür. İşim sistem kurmaksa ve ortada bir nevi kriz durumu varsa inisiyatifimi kullanırım arkadaş. Komisyon falan yok.

Hakikaten de birkaç haftada bitirdim. Eskisinden çok daha ayrıntılı bir ücret skalası ortaya çıktı.

Kaptım genel müdüre çıktım. Kalın kitapçığı önüne koydum. Bekliyorum ki sorular sorsun. Her yerine çalışmışım.

Kapağını bile açmadı. Kendi başına olmaz, hiçbir geçerliği yok dedi. 

İçimden bir öfke taştı ama bir şey diyemiyorum çünkü aslında haklı. Sustum.

Emekler çöp oldu. Bir daha uzun zaman o konuyla ilgilenemedim.

Bundan ne ders mi çıkar dediniz?

Basit.. işi içeride pazarlamadım. Kilit insanları o projeye hazırlamadım. İhtiyaç konusunda hiçbir beklenti yaratmadım. Yaparken kimseyle konuşmadım. Ara bilgi vermedim. 

Onlar da yavrusunu tanımayan anne kedi gibi reddettiler.

 

Ben bir daha iç PR’sız iş yapar mıyım?

Yeni yetenekler

Başlığın anlamında tam anlaşalım.

İstek peçetemde şöyle diyordu: “Yeni neslin, yöneticilerinden daha bilgili ve öngörülü olduğu durumlar“.

Bu bir anti yazı.

Sorunları değil, yeni neslin iş hayatında anlaşılmayan üstünlüklerinden bahsedeceğim.

Durum şu:

Olumsuzu zart diye söylüyorlar. Bet muhabbetçi şeyler. Çünkü görüp söylememek onlar için vakit kaybı, zayıflık. Kendini inandırma yok. Lafı dolandırma yok. İstediğiniz gibi kızabilirsiniz; zevzek ya da kurum bağları yok diye. Ama zihin açmıyorlar mı? Dedikleri acımasızca gerçek değil mi?

Şaşırtıcı derecede basit ama doğru gözlemleri var. Tabusuz düşünebilme alışkanlıkları olduğu için, zihinlerinin kalıpları yok. Bunu bir özellik olarak dahi görmüyorlar, ‘ne var işte bak gör’. Onun için arada ne gördün demekte fayda var.

Hiçbir işi gözlerinde büyütmüyorlar. Hani şu meşhur ‘sıkıntı yok’. İşin ilginci halloluyor da. O bölüm benim için gizemli ama nasıl oluyorsa oluyor. Bir nevi doğaçlama iş bitiricilik.

Değişimi çok kolay kabulleniyorlar. Umursamıyorlar gibi. Ya da kolay uyuyorlar. Bu da koşullara karşı sağlamlık demek. Onların doğal habitatı değişim. Yeni bir şeyi benimsetmek için uğraşmak zorunda değilsiniz.

Eksik anlama pahasına hızlı kavrıyorlar. Öğrenme tarzları yaparken öğrenme. Deneme-yanılma. Hata önlemlerini almak şartıyla bu kurumsal çeviklik demek.

Toplumsal kompleksleri, eğitim travmaları yok. Onlardan, ortaya, sade, dertsiz, yönetici gibi olmayan yöneticiler çıkıyor. Pragmatik ve insanî bir durum.

Ve kendilerine bu kadar uzak, eski usul yöneticileri gene iyi çekiyorlar.

Gömülü beden dili II

Farklı bir yazı formu deniyorum bu defa.

Hem füzyon, hem köşe yazılarının hani şu kısa kısa ‘söyle kaç’ları gibi.

Gömülü beden dilinin fikir annesi çok katkıda bulundu ama adını gizli tutmak istedi; peki. Aşağıdaki düşünceleri o tetikledi ama.

Bir de Virginia Woolf var yazının birçok yerinde.

BEDENLER BİRER KABUK

“Kimse içindeki gerçek hissi taşımıyor bedeninde”.

Çünkü artık imajlarımız için mönüler var; önce yakışanı seçiyoruz. Üstelik yayımlanıyor. Sürekli bir on air hali. Beğenmiyorlar.. linç ediyorlar.. alay ediyorlar..

İşte önce ekmeklerin bozulduğu yer orası. Yeni yaşamlarımızın çok kolaylaştırdığı sevilmemeler, dışlanmalar.

“(…) kişinin kendini değersiz olarak kabullenmesi çok kaygı verici bir durum olduğundan bunu hem bastırır, hem yansıtma yoluyla hor görmeyi kendinden başkasına yöneltir. (…) bu önyargılı durum, aslında kendisinin de farkında olmadığı, yıpranmış olan egosunu tamir etmektir. Kişiliğin derinlerinde yatan bu gereksinim, kolay kolay ortadan kalkmayacağı için değişmez.” (Adorno/Frenkel-Brunswik/Levinson/Sanford, The authoritarian personality, 1950).

İçimizdeki saldırganın meşru savaş alanı yok. İş ortamlarında olur böyle şeyler diye kaçamazsınız. Evin içinden siyasete kadar aynı sebep-sonuç.

Füzyon arkadaşım şöyle ifade etmiş: Sınırlarını bilmeyen birisinin radarına girmek ve zarar görmek..

BEDEN NE DİYOR, İÇİM NE DİYOR

İçimizdeki tiyatroyu duydunuz mu?

Ajzen (1991) der ki, “insanlar davranışlarının sonuçları hakkında önceden düşünürler, seçtikleri bir sonuca ulaşmak için bir karara varırlar ve bu kararı uygularlar”. Yani oynarız. Elimizden geldiği kadar öngörerek yaşamı kontrol altına almaya uğraşırız.

İstekli-soğuk. Ümitli-korkak. Cesur-kaygılı. Uyumlu-dirençli. Sahibi, davranışını planlarken içiyle itişmektedir.

Bu da gömülü beden dilinin çelişkiler versiyonu. Saldırganlık yerine masum çırpınışlar.

Bunlar hep sızıntı yapan bastırılmışlıklar.
Hayattan yenen dayaklara kızgınlıklar.
Korkular.
Yaşamak için stratejiler.
Deneme yanılmayla yol aramalar.
Savunma mekanizmalarına yenilmeler.
Yalan ama gerçekler.

Gömülü beden dili I

Önce bu yazının istek peçetesini şuraya koyalım:

Bazı tavırlar, sözler anlam taşıyor gibi. Geç cevap vermek, ilk soruşta cevap vermemek gibi. Bunların bazısı âna ait, bazısı da yazılı olmayan ve bilmeniz gereken kurallar gibi. Ama çoğu zaman ayırt edilemiyorlar.”

Çıkış noktamız bu.

Nasıl toparlayayım diye epeyi düşündüm. Elimde değil, aklımda kavramlar uçuşuyor.

Şöyle yapalım; onları ortaya serpeyim. Oradan bir yerlere varırız.

Otomatik bilişsel süreçler, erişilebilir sosyal ipuçları, gizil kişilik varsayımları, davranışa gerekçe bulma, zihinsel kestirmeler, planlanmış davranışlar, ortamsal etkiler, benlik etkisi (birey olma ihtiyacı)..

Şimdi bunları hap gibi tek tek açıklayayım.

• İnsanlar hakkında oluşturduğumuz izlenimler biz farkında olmadan zihnimizde şekillenir. Zihin, elinde ne varsa çeşitli bileşimler oluşturur. Üstelik bitmez; dinamik bir süreçtir, durmadan ilerler. Tabii bunun için minik sürelere ihtiyaç duyarız.
• Zihin fena halde seçicidir. Sözel olmayan ipuçlarını kullanır: Yüz ifadeleri, gözler, bedenin görünümü..
• Seçerken âdil değildir. Olumlu ve olumsuzları toplamaz, ortalamalarını alır. Yani her taraftan biraz biçer.
• Çok da tembeldir (hadi suçlamayalım, data bombardımanı altında, yorgun). Onun için bildikleriyle eşleştirir, kıyaslar, kopyalar yapıştırır.
• Çok korktuğumuz bir şey var: Dışlanmak.. sevilmemek. Onun için önlem olarak uyumlu davranışlar geliştiririz. Yaptığımıza inanmasak bile. Hoşumuza gitmese de. Belki de ortam zorladığı için.
• Kendi olma ihtiyacı, kişilerin kendinden de doğabilir, içinde yaşadıkları kültürden de.

Ne çıktı ortaya şimdi?

Klonlanmış davranışlar.
Kendine rağmen sosyal insan.
Ama bundan mutsuz olup hâlâ anlam arayanlar.

Şimdi buradan tüme varabiliriz.

Demek ki, zihnin dinamik süreçleri peşimizi bırakmıyor. Her kişi için, her durumu yeniden kurguluyor. Hele bir de ayrıksılık eğiliminiz varsa, bu bir tür, akışı sürekli yeniden tasarlamak demek.

Bireysel özgürlüğümüz adına.. Bilerek ve isteyerek sosyal insan olmamak adına.. Hatta belki hayatın ve -ilişki kalıplarından bağımsız- her yeni tanıdığınız insanın tadını çıkarmak adına.

Peçetede bahsedilen, bilmemiz gereken ve yazılı olmayan kurallar bunlar bence.

Önceliklendirme üzerine, öylesine..

Yazsana dediler.
Olur ama konu ciklet. Bir yandan da önemli.

Bir sürü ‘aklın yolu’nu bulmuşlar.

Mesela önemiyle zorluğunu tartarsınız, ortalardan dalarsınız.

Ya da fayda-maliyet analizi yaparsınız.

Aslında en yol gösterici olanı, -hani şu acil/önemli olan ve olmayan diye- 4’lü matriks. Ayırım şöyle: Gerçekten değenler, maalesef yapmaya mecbur olduklarınız, zamanınıza yazık -olsa da olmasa da olur- işler ve süprüntü işler. Söylemesi kolay, mesele, gerçek hayatta olup biteni bunlara doğru dağıtmak. Birer örnek bulayım. Yalnız başınıza düşünme zamanları çok değerlidir. İlişkiler, insanların kaprisleri, birbirleriyle didişmeleri için harcadığınız zamanların çoğuna mecbursunuzdur. Birçok raporlama aslında olsa da olmasa da olur. Gevezelik için masanızın önüne çökenler tam bir çöp zamandır.

Neyse boş verin bu soyut eğitmen ağızlarını. Size kendi önceliklendirme yollarımı anlatayım.

• Bazen içim yol gösterir, ‘bu iş patlayacak el koy’ der. O artık acayip önceliklidir.
• İlkelerim imdadıma yetişir, mesela insanî sorunlar beklemez.
• Krizler aldatıcıdır, her şey kriz görünümünde, çakmasını ayırt etmek lazım.
• İş ortamlarında şunu peşinen kabul etmelisiniz: Her şey önceliklendirmeyi bozmak içindir, yağmur gibi dağıtıcılar gelir, resmen savaşırsınız.
• Bu konu yarı sübjektif, bir yöntem uydurmanız gerekir, kendinize ait öncelikli kavramlarınız ya da etiketleriniz olabilir, keyif sizin: parasal konular, evlat, sağlığınız, takıntılarınız gibi.
• Önceliklendirme bir nevi refleks. Bir alışkanlık. O kadar sık lazım oluyor ki, hızlı ve kolayca elinizdeki işten vazgeçmek hakikaten idman gerektirir.

Biliyor musunuz, bu aynı zamanda her düzeyde yaygın bir yönetim sorunu. Neler var neler: Elindekini bitirmeden asla başka işe geçemeyenler.. bilerek ve isteyerek önceliklendirmeyi hayatında istemeyenler.. pozisyonu yükseldikçe keyfî önceliklerini bir hak ya da yetki olarak görenler..

Özetle: Önemlidir, yapabileni azdır, metodu yoktur, başaranına da çok fayda katar.

Başka sözüm yok.