Seyahat

O kadar netti ki.

Avrupa’da bir yer, neresi olduğunu tanıyamadı. Sabah çok erken bir saat değil; havanın griliğinden saatler birbirine karışıyordu.

Kış değil, belki Ekim sonları. O kasvetli grilik hoşuna gitti; zor ama ona yakın.

Ana caddelerden biriydi orası galiba. Yeni açılıyordu bazı mağazalar, kimsenin onlarla ilgilendiği bir zaman değildi. O saatte sadece bir dekor.

Canı bir kafeye girmek istedi. Oyun yaptı kendi kendine, biraz daha yürüyeyim dedi, ‘belki de bu caddede bir yere gitmem, ne güzel olur daha arkalarda küçük bir yer bulsam’. Ne yerim dedi, basit bir şey olsun, kahveyi gölgelemesin. Büyük bir fincan istemeliydi.

Anorağının içinde biraz daha büzüldü, cep içinin müflonunu hissetti, elini ısıtıyordu, avucunun içinde topladı kumaşı, sıktı, o yumuşaklık duygusu iyi geldi.

Tam serinlik böyle bir şeydi işte. Gri serinlik. Ürperten, üşütmeyen. Serinliğin kokusu olur mu, onu duydu içinde.

Zihni o an o kadar açıktı ki, her ayrıntıyı görüyordu. Geçen insanların yüzlerinin ifadesizliği, dalgınlığı, otomatlığı. Rutinleri sinmişti üzerlerine.

Orada herkesi fark eden sanki bir tek oydu; insanları bir sinema sekansındaki gibi seyrediyordu.

Hep yürüyordu.

Buldu istediğini. Eski ahşap dekorasyonlu bir yer.

Havada asılı biraz dün geceden kalma alkol kokusu, biraz eskilik, biraz yeni çekilmiş kahve, biraz taze kruvasan kokusu.

Döşemelerin tahtası hafifçe oyulmuştu eskilikten.

Tezgahın arkasında kocaman bir ‘Cimbali’. Kadim dost.

Bilerek çıkarmadı üstünü. Oturduğu yerde sırtını dikleştirdi, elleri hâlâ cebinde, dudaklarını gererek gülümsedi, geniş bir gülümseme, öyle geldi içinden.

**

Birden gerçekten gülümsediğini fark etti.

Koşu bandının üzerindeydi. Bedeni yürüyordu. Zihni o masadaydı.

Bu kadar mı canlı olur dedi, bütün o kokularla, yüzündeki serinlikle, gördüğü o insanlarla.

Anlamadı.

Biraz hayal kırıklığıyla bandına devam etti.

‘Seyahat’ten dönmüştü.

 

Yorumunuz var mı?